|
serbest köşe
|
KONGRELERDEN
ÇOCUK İSTİSMARINI VE İHMALİNİ ÖNLEMEYE YÖNELİK İKİ
TOPLANTININ ARDINDAN
Serpil Uğur Baysal, İstanbul Üniversitesi, Çocuk Sağlığı
Enstitüsü
İkinci Uluslararası Katılımlı Çocuk İstismarını ve İhmalini
Önleme Sempozyumu, 8- 10 Mayıs tarihlerinde, Çocuk
İstismarını ve İhmalini Önleme Derneği ve Gazi
Üniversitesi’nin işbirliği ile Doç. Dr. Figen Şahin’in
başkanlığında Ankara’da yapıldı.
Çok kuruluşlu katılımın başarıyla gerçekleştiği toplantıda,
Uluslararası Çocuk İstismarını ve İhmalini Önleme
Derneği’nden Prof. Dr. Barbara Bonner, istismara uğramış
çocuklarda bilişsel davranışsal tedavi ile ilgili bir
çalıştay yönetti.
Doç. Dr. Resmiye Oral, Iowa’dan gelerek, kafa travması
nedeniyle çocuklarda ölüme yol açan Sarsılmış Bebek Sendromu
ile ilgili deneyimlerini her zamanki gibi büyük bir
enerjiyle ve cömertlikle bizlerle paylaştı.
Yrd. Doç Dr. Fatih Yağmur, Erciyes Üniversitesi’nde
başlattığı çocuk istismarı ve ihmali çalışmaları ile övgüyü
hak etti.
Türkiye’de Çocuk İstismarı ve İhmali(ÇİVİ)çalışmalarına hız
veren, değerli yapıtları bulunan, bu konuda çalışanlara
desteğini esirgemeyen Adli Tıp uzmanı Prof. Dr. Oğuz Polat,
ülkemizde çocuk istismarı kavramının başlangıçtan günümüze
gelişimini anlattı.
Türkiye’de çocuk istismarının önlenmesine
yönelik çalışmaların artmasına, ilgili meslek dallarının
eğitim çabalarının başlatılmasına karşın olguların
arttığını, istismarla karşılaşan çocuğun tedavisi ve
korunması için bakım sorununun henüz aşılamadığını
görmekteyiz.
Ankara Barosu Çocuk Hakları Kurulu’ndan Avukat Türkay Asma,
istismara uğramış çocuğun korunmasında avukata düşen rolün
ne denli önemli olduğunu çarpıcı biçimde sundu.
Bir çocuğun, ceza adalet sistemi içinde var olması tek
başına bir örselenme nedenidir. Türk Ceza Kanununda yeni
yasaların gelişmesi olumludur; ancak yeterli değildir. Çocuk
ceza adalet sistemi ise doğru işlememektedir. Yasa koyucu,
uzman eşliğinde sorgulamadan söz etmektedir. Yargılama
biçimi hatalıdır. Çocuk ceza adalet sistemi, sosyal hizmet
uzmanı yer almadan doğru işleyemez. Çocukta güven duygusunun
oluşabilmesi, rahat konuşabilmesi, söylediğinin gerçekliği
konusunda fikir söylenebilmesi için uzman gerekir. Yapılan
iş, çocuğu azarlamak, öğüt vermek düzeyinde kalmaktadır.
Oysa cezadan çok, çocuğu topluma kazandırma yöntemi
uygulanmalıdır. Çocuğu tanımak, katılımını sağlamak gerekir.
Ensest vakalarında, mağdur çocuğun babaya iftira ettiği
düşünülmektedir. Çocuğun söylediğine inanılmamaktadır. Oysa
çocuklar hemen ifade vermeyebilirler, ancak söyledikleri her
şey dikkate alınmalıdır.
Çocuk, suç ve ceza unsuru olarak değil, “ çocuk ” olarak ele
alınmalıdır. Bu, toplum temelli iş, adli ya da polisin işi
değil, toplumun görevidir. Çocuklar kazanılırsa, Devlet
Güvenlik Mahkemeleri olmaz, ağır suçlar işlenmez!
Avukat, pozitif ayrımcılık taşıyan tüm yasa ve sözleşmeleri
bilmelidir. Hakime ve savcıya anlatacak düzeyde beceri ve
yaklaşıma sahip olmalıdır. Ancak, günümüzde, çok deneyimli
avukatlar bile hakim karşısında kendini ifade etmekte
zorlanmaktadır. Hakim, avukata “ yalnız sorduğum sorulara
yanıt ver “ diyebilmektedir. Avukat, savcıya, hakime,
“ Neden ezberi bozmuyorsun? “ diye sorabilmelidir.
Dünyada çocuğun yargılanmasına bilimsel bir bakış açısı var.
Mağdur çocuğun ifadesi alınırken, bu işlemin
tekrarlatılmaması ve çocuk örselenmesinin yinelenmemesi
için görüntü ve ses kaydı alınmalıdır. Kayıt odası
sağlanmalıdır. İlgili uzmanların, bastırması, istemesi,
zorlaması gerekmektedir.
Çocuk ceza adalet sistemi içinde savunucu avukatın rolü
büyüktür. Hukuk fakültelerinde Çocuk Hukuku derslerinin
niceliği ve niteliği artırılmalıdır.
Önce, çocuğun üstün yararı gözetilmeli, ona el uzatılmalı,
mahkemede çocukla karşılaşıldığında “ bu işte bir terslik
var! “ denmelidir.
ÇİVİ Önleme Derneği’nin, çocuk yetiştirirken anne babaların
uyguladığı fiziksel ya da duygusal istismarı azaltabileceği
düşüncesiyle 2007’de başlattığı Aile Eğitimi Çalışmaları
sunuldu.
ÇİVİ’ye birinci basamakta yaklaşım, illerin deneyimleri,
eğitim ortamlarında farkındalık, reklamlarla çocuk
istismarı, ele alınan diğer konulardı.
Gazi Çocuk Koruma Merkezi başkanı Prof. Dr. Ufuk Beyazova,
sevginin gücünden, önce çocuklara, bireylere insan sevgisini
öğretmemiz gereğinden, şiddeti önlemenin yolunun, eğitimin
yanı sıra sevgiden geçeceğinden söz etti.
Prof. Dr. Ümit Biçer’in başkanlığında 15- 18 Mayıs
tarihlerinde Kocaeli Üniversitesi tarafından düzenlenen,
Sekizinci Adli Bilimler Kongresi’nin bu yıl konusu
“ Çocuk ve Adli Tıp” olarak seçilmişti. Bu kongrede de
Edinburgh Üniversitesi’nden Prof. Dr. Antonny Bussutil başta
olmak üzere uluslararası katılım sağlanmıştı. Çok
disiplinli bir alan olan adli tıp hukuk, psikiyatri,
sosyoloji, genetik, biyokimya, patoloji gibi disiplinlerle
iç içedir. Şiddet olgularında çocuk hekimleri, acil
hekimleri, psikiyatrlar, cerrahlar, halk sağlığı uzmanları
ile çalışırken, ölüm olgularında patoloji, biyoloji,
mikrobiyoloji, toksikoloji ile işbirliği içindedir.
Kongrede, UNICEF, TTB, TBB, Adalet Bakanlığı, Sağlık
Bakanlığı, SHÇEK, Jandarma ve Emniyet Genel Müdürlüğü ile
birlikte, uygulamaya ilişkin sorunların ele alındığı ve
birlikte çözüm arandığı bilimsel bir ortam yaratılması
hedeflenmişti.
Açılış konferansı “ Çocuk Ruhu ”nu tanıtmayı amaçladı. Çocuk
adaleti, çocuk hakları, adli genetik, cinsel ve fiziksel
travma, ani bebek ölümü, adli tıpta temel bilim
araştırmaları, doping ve spor, çocuk pornografisi, çocuk
kliniklerinin deneyimleri, etik, çocuklarda ceza
sorumluluğu, tanıklık ve mağdur hakları, çalışan çocuklar,
ele alınan başlıca konulardı.
“ Çocukta şiddete karşı ortak savaşım ” başlıklı son panelde
aile yapısı, dinamikleri, kültürel yapı, çocuğu etkileyen en
önemli etmenler olarak ele alındı. Kocaeli’de Valilik
tarafından yürütülen, toplumsal ( ikincil ) koruma
önlemlerinden söz edildi.
Türkiye Çocuk İletişim Ağı’nı temsil eden İstanbul, Yalova,
Düzce, Bursa, Kocaeli İl Çocuk Hakları Komitelerinden “
Çocuk ve Şiddet “ konulu atölye çalışmasını yapmak üzere
Kongreye davet edilen 20 çocuk ve genç, Sosyal Hizmetler ve
Çocuk Esirgeme Kurumu( SHÇEK)’nun koordinasyonunda, UNICEF
desteği ile yaptıkları çalışmaları, çocuk atölyesinin
sözcüleri aracılığıyla sundular. Şiddetle karşılaştıkları
yer ve durumları, şiddeti önlemek için çözüm önerilerini en
iyi biçimde vurguladılar; yürüttükleri akran eğitimi
çalışmalarından söz ettiler.
Ankara’da düzenlenen ilk toplantının açılışında milletvekili
Canan Arıtman’ın mesajı yer alırken, Kartepe’de düzenlenen
ikincisinin açılışına Meclis Başkanı’nın katılımı dikkatimi
çekti.
Tüm bu şiddet panoraması, ruhu acıtan vaka öyküleri ve
çevremdeki görüntülerin ardından Cumartesi gecesi, kara
çarşaflı bir kadın, kamyon dolusu erkek tarafından zincire
vurulmuş olarak yerde sürükleniyor, dilenmeye zorlanıyordu!
Ben de o erkekleri uyarmaya çabaladım. Sesimi fazla
duyuramıyor, tehdit ediliyor, çaresizlikten kahroluyordum.
Çevremde, giderek artan, beni rahatsız eden görüntüler ve
her an duyumsadığımız, tanık olduğumuz şiddet, İstanbul-
Kocaeli yolundaki ağır vasıtaların oluşturduğu trafik terörü
ile de birleşince olsa gerek, sonunda bilinç altımda kabusa
dönüşmüştü…
Aslında şiddet, dünya kurulalı beri vardı ve var olacaktı…
Bu, sosyolojik bir olguydu. Gücü, erki elinde bulunduran
şiddet uygulardı. Bu davranış, gücünü sürdürebilmek için
gerekliydi. Ancak, şiddeti tanımak, şiddetten korunmayı
öğrenmek ve öğretmek gerekiyordu.
Çocuk istismarını ve ihmalini önlemenin en iyi yolu evrensel
koruma(birincil koruma) ilkelerini benimsemekten geçer. Bu
çaba, doğum öncesi dönemden başlayarak, anne baba
adaylarının ve ebeveynlerin, aile içi iletişim, çocuk
yetiştirme, disiplin konularında eğitimini, doğumdan
başlayarak çocuğun düzenli izlemini, ev ziyaretlerini,
ailelere sosyal destek ve gerekli hizmetlerin sağlanmasını
içerir. Ancak bu şekilde, bireyler, karşılaştıkları
sorunlarla baş edebilirler; çocuğun istismarı ve ihmali de
bu ölçüde azalır ( Ekolojik Teori ).
Riskli grupların belirlenip izlenmesi ve desteklenmesi,
toplumsal (ikincil ) koruma kapsamındadır. Aile içi şiddet,
madde bağımlılığı, anne babada psikiyatrik hastalık, düşük
sosyoekonomik düzey, çalışan çocuklar, sokak çocukları
riskli gruplar kapsamındadır. Bu grupların bir kısmı için
sokak çalışmalarına gereksinim vardır.
Çocuk istismarını ve ihmalini erken tanımak, duyarlık
oluşturmak, zamanında bildirim, tanı, tedavi ve
rehabilitasyon hizmetlerini sağlamak, bireysel korumayı (
üçüncül koruma ) oluşturmaktadır.
Aile içi şiddet, çocuk istismarı ve ihmali, çocukların
sokakta yaşamaları, çalışmaları, evden kaçmaları, madde
bağımlılığı ile ilişkilidir. Aile içi şiddet, Güç ve Kontrol
Teorisi ile açıklanmaktadır. Aile içi şiddeti azaltabilmek
için, kadının güçlendirilmesi, geleneksel erkek imgesinin
değiştirilmesi gerekmektedir.
Kongreden ayrılırken az sayıda kalmış da olsak
çocuklarımızla uçurtma uçurup Kartepe’de özgür olmanın
tadını çıkardık…
http://www.cocukistismarinionleme.org
http://www.0-18.org
http://www.sokakcocuklari.net
http://www.adlibilimler2008.org
|
|
|
|
Arş. Gör. Ercüment ERBAY
Hacettepe Üniversitesi İ.İ.B.F. Sosyal Hizmet Bölümü
SANAYİDE ÇOCUK İŞÇİLİĞİ
Çocuk işçiliği, farklı türleriyle eski tarihlerden beri
toplumların sosyal, kültürel ve ekonomik yapıları içerisinde
yer almıştır. Bu yazının konusu olan sanayide çocuk işçiliği
ise sanayileşme öncesinde el zanaatkârlığı, sanayileşme
sonrasında küçük sanayi ve büyük sanayi işletmelerinde
yüzünü göstermiştir.
Sanayi sektörü, tarım kadar eski olmasa da çocuk işçilerin
yer aldığı önemli bir alan durumundadır. Özellikle sanayi
devrimi sonrası ülkelerdeki artan sanayileşme ve yüksek kâr
elde etme arzusu, çocukların bu alanda kullanılmasına neden
olmuştur.
Dünyada çalışan çocukların çalıştıkları sektörlere göre
dağılımına bakıldığında; çocukların % 69’unun tarımda, %
22’sinin hizmet sektöründe, % 9’unun ise sanayi sektöründe
çalıştığı görülmektedir (ILO Bildirgesinin İzlenmesi
Çerçevesindeki Küresel Rapor, 2006: 8).
TUİK Hane Halkı Çocuk İşgücü Anketi verilerine göre ise
Türkiye’de sanayide çalışan çocukların sayısı; 6-14 yaş
arasında 50.000, 15-17 yaş arasında ise 221.000’dir (2006).
Sanayi içinde sınıflama yapmak gerekirse, büyük sanayi
işletmelerinden ziyade küçük sanayi işletmeleri, çocuk
işçilerin kullanıldığı yerler olmuştur. Bunun nedeni,
denetimlerinin çok daha zor olmasıdır.
Kartal’a göre küçük sanayi işletmeleri, geleneksel sistemde
bir işe başlama noktası ve mesleki bilgilerin öğrenilmesinde
önemli bir yer olarak görülmektedir (1997: 91).
Ülkemizde küçük sanayi işletmeleri bağlamında çocukların,
genellikle oto sanayide ve mobilyacılıkta çalıştığı
düşünülmektedir. Bu yerlerde çocuklar, ağır koşullar altında
para kazanma mücadelesi vermektedir. Sanayide çalışan
tehlike altındaki bu çocukların fark edilmesi ise diğer
sektörlerde çalışan çocuklara göre daha zordur. Sokakta
çalışan bir çocuk toplumun daha fazla gözü önündedir ancak
sanayi işletmeleri kendi içlerine kapalı ve çok fazla halka
açık olmayan yerlerdir. Bu nedenle bu tür çocukların
tespiti, sadece yasal denetimlerle mümkün olabilir.
Ülkemizde çocukların sanayide çırak olmaları, fazla bir
toplumsal ve kültürel engelleme olmadan kabul edilmektedir.
Çünkü bu çalışma “zanaat” edinme olarak değerlendirilmekte
ve bu çocuklar “işçi” olarak görülmemektedir (Erder ve
Lordoğlu, 1993: 12).
Sanayide çalışmanın çocuklar açısından tehlikeleri büyüktür.
Yavuzer’e göre küçük sanayi işletmelerinde çocuklar;
tornada, tezgâhta, makine başında çalışıyorlarsa, yaşları
küçük, dikkatleri dağınık olduklarından her an iş kazasına
uğrayabilirler (1994: 238).
Sanayide çalışma ile ilgili olarak güncel bir analiz yapmak
gerekirse; sekiz yıllık eğitimin ardından sanayide çocuk
işçiliğinin önemli derecede engellendiği düşünülmektedir.
Çok sayıda işverenle yapılan görüşmelerde, temel eğitim
nedeniyle sanayide çırak bulamadıklarından yakındıkları
görülmüştür. Bununla birlikte merdiven altı işletmeler
olarak tabir edilen yerleri ve denetimin yetersiz olduğu
durumları da göz önüne alarak sanayide çocuk işçiliğinin
sıfır noktasına geldiğini söylemek güçtür.
KAYNAKLAR
Erder, S. ve Lordoğlu, K. (1993) Geleneksel Çıraklıktan
Çocuk Emeğine: Bir Alan Araştırması. İstanbul: Marmara
Üniversitesi.
Çalışmaya İlişkin Temel Haklar ve İlkeler ILO Bildirgesinin
İzlenmesi Çerçevesindeki Küresel Rapor (2006) Ankara:
Uluslararası Çalışma Örgütü.
Kartal, C. (1997) Küçük İşletmelerde Çalışan Çocukların
Sorunlarına Genel Bakış. Sanayi Bölgelerinde Çalışan
Çocukların Sorunları. Ankara: TİSK Yayını.
TUİK Hane Halkı Çocuk İşgücü Anketi Sonuçları,
www.tuik.gov.tr, 2006.
Yavuzer, H. (1994) Çocuk ve Suç. 7. Baskı. İstanbul: Remzi
Kitabevi.
|
|
|
|
Dr.Bülent İLİK
ÇALIŞTIRILAN ÇOCUKLAR VE SOSYAL HİZMET YAKLAŞIMI
Çocuk konusunda uluslararası bağlamda da söylenebilecek çok
şey var. Sorunun evrensel bir boyutu olduğunu gözden
kaçırmamak için birkaç başlığı anımsatmakta yarar
görülmektedir.Yoksulluk sorunu yaygınlaşmakta ve Ülkeler
arasındaki uçurum beklenenin aksine açılmaktadır.1970’lerde
dünyanın kuzey yarım küresi dünya geliri pastasının %60’ına,
güney yarım küre %40’ına sahip oluyordu. 2007’ye
geldiğimizde bu oran olumsuz olarak açıldı ve kuzey yarım
kürenin payı %85’e ulaştı. Üstelik bu el koyma, Irak’ta
olduğu gibi “demokrasi adına” açık savaş yöntemine kadar
uzandı. Bilindiği gibi savaş öncesi günlük petrol varil
maliyetinin en düşük olduğu ülke Irak’tı. Petrol varil
maliyetinin en düşük olduğu ikinci ülke İran ve “
demokrasinin götürülmeye çalışıldığı “!.. ikinci ülkenin de
İran olduğu görülüyor. Gelir pastasından dünyada 354
zengininin aldığı pay 2,1 milyar insanın gelirinden daha
fazla. Eğer gelir bu kadar uca savrularak bölüşülüyorsa,
küresel anlamda çok ciddi sorunlar var demektir.
Türkiye’de dünya ekonomisi içinde ilk 10’u zorlama hedefiyle
yarışıyor ve biz ilk 20 büyük ekonominin içindeyiz. Ancak
insani gelişime endeks içinde 190 ülke arasında UNDP
verilerine göre 94.sıradayız.
Bu sorunun önemli ama tek boyutu dışındaki nedenleri göz
ardı eden yaklaşımlar içinde doğruları içerse bile, soyut
bir çözüm-bağlantı arayışı içinde farkında olmadan,çocuklara
ilişkin sorunu kabul edilebilir ve böylelikle
sürdürülebilirliğinin de benimsenmesi sonucunu da yaratıyor.
Örneğin: çocuklar falan kurslara giderse hiç sokağa çıkmaz,
sokağın olumsuzluğundan etkilenmez yaklaşımını tek ve en
önemli çözüm gibi sunulmasını doğru bulmuyorum. Yani
çocukların hepsini biz spor kurslarına gönderelim sokağa
çıkmasınlar, böyle bir şey yok. Din eğitimi alsınlar, Kuran
kurslarına gitsinler.!.. Bunun bu kadar kolay çözülebilecek
ve bu kadar hafife alınabilecek bir sorun olduğu kanısında
değilim.
Sorunun farklı boyutlarına ilişkin başka başlıklara geçmek
istiyorum. Sokakta çalıştırılan çocuğumuz 13-14 yaşlarında.
Muhtemelen bir sonraki seçimde Türkiye’nin kaderini
belirleyecek seçmenlerde oy kullanacak, seçmen olacak.
Anayasa değişikliği gerçekleşirse seçilebilecek de. Biz bu
13 ve 14 yaşındaki çocukları hangi koşullarda yaşatıyoruz,
dünyayı algılamalarına nasıl katkıda bulunuyoruz, örgün ve
yaygın eğitimde ne veriyoruz, kitle iletişim araçlarında ve
toplumsal yaşamda,ailelerinde önlerine rol model olarak
kimi/kimleri sunuyoruz. Yani yakın geleceğin,ilk merkezi ve
sonraki yerel yönetim seçiminin seçmenleri nasıl seçmenler
olacaklar?.. Bu çok ciddiye alınacak ve üzerinde düşünülecek
bir konudur.
Yakın tarihli birkaç gazete haberini anımsayalım. Biz çabuk
unutuyoruz, konuşup hemen tüketiyoruz. 1,5–2 ay.
Şanlıurfa’da süt sağmaya giden işçilerin kamyonu dereye
uçmuştu ve ölen 9 yurttaşımızın içinde kız çocukları da
vardı. Birkaç gün önce televizyonda 15 yaşında, 55
yaşındakine kuma giden bir annenin çocukları pamuk
topluyorlardı. Okullar açıldı ve o çocuklar pamuk toplamaya
devam ediyorlar.. Bir bölümü babaları gönderirse
muhtemelen okullar kapanmadan yine pamuk toplamaya
çıkacaklar.
Bu örnekleri sokaktakilerden daha az gördüğümüz ama güç
koşullardaki diğer çocuklarımızı da anımsatmak için sundum.
Üstelik bu çocuklar uzakta değil, yakınımızdalar.
Türkiye’nin metropol kentlerindeler, metropol kentlerinin
yakınındalar. Hatta ilginçtir; Güneydoğu’nun bazı illeri
artık Doğu Anadolu’dan göç alıyor, yani kademeli göçün bir
kısmı bu bölgeye gerçekleşiyor ve bunların içinde çocuklar
da var.Ayrıca çok yoğun mevsimlik göç olgusu da yaşanıyor.
Bir başka önemli sorunumuz -deyime katılmayabilirsiniz-
çocuklarla ilgili hizmet üretenlerin önemlice bir bölümünde
kurtarıcı sendromumuz var. Çoğu kez çocuklar için kurtarıcı
olmaya soyunuyoruz ve rolümüzü öyle biçiyoruz. Bu kurtarıcı
sendromuyla ilgili bir gazete haberine göz atalım. İlini ve
yerini söylemeyeceğim Sokakta çalışan çocuklarla çalışan
arkadaşlarımızın bir bölümü demişler ki “7000 çocuğu hayata
döndürdük”. 7000 çocuk hayatta değilmiş demek ki hayata
döndürdüler. Nasıl döndürdüler, ne kadar izlediler o
bilinmiyor.Dahası bu 7000 çocuk farklı çocuklar mıdır,yoksa
çocuğa verilen her hizmet ayrı ayrı kaydedilerek mi bu 7000
sayısına ulaşılmıştır.Bu yönetici diğer söylediklerine de
bakınca; kendini almış başka bir yere yerleştirmiş
çalışanlar, çocukları da başkalaştırmışlar, bir yere
koymuşlar, kendi kafalarında ki ölçüye göre kurtarmaya
gayret ediyorlar.
Bu yaklaşımı zaman zaman çoğumuz yapıyoruz. “Bu çocuk için
en iyisi bu, bu aile için en iyisi bu, bunları şöyle
yaparsak kurtarırız diye düşünüyoruz”. İşin doğrusu çocuğu
ve aileyi sürece katmasanız, anlamazsanız, bilmezseniz ve
objektif olarak bakmazsanız kurtarma gibi bir başarı
şansınız yok. Bunun da önemli bir sorun olduğunu
düşünüyorum. Çocuk hakları sözleşmesinin en önemli
maddelerinden biri çocuğun katılım hakkıdır. Biz bu katılım
hakkı çerçevesinde sokaktaki çocuğu, aileyi buraya getirip
konuşturalım gibi kolay bir çözümü önererek söylemiyorum.
Ama gerçekten çocuk ve aile bulunduğu noktada ne düşünüyor
ve buna nasıl yaklaşıyor, bizim yaklaşımımızın ondaki
yansıması ve değerlendirmesi nedir?. Bunu iyi düşünmek ve
sorgulamak gerekir.
Çocuklarla çalışanların söylediği en önemli şeylerden biri;”
sokakta çalışan çocuklardan alışveriş yapmayın. Sakın onlara
para vermeyin”. Doğru gibi görünüyor ama örneğin; Sayın
Gürhan Fişek’in araştırmalarındaki saptamaları ve
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün öncülüğüyle tekstil alanında
çocuk işçi çalıştıran iş yerlerinden alışveriş yapılmasının
engellenmesi ve buna yasak getirilmesi uygulamasının geri
kalmış ülkelerin bir bölümünde çalışan çocukların çok daha
ağır ve görünmez işlere kaydığı sonucunu unutmamak gerekir.
Yani madenlere, fuhuş sektörüne, daha görünmez ve kapalı
yerlere kayması gibi, Türkiye’de tuğla fabrikalarına kayması
gibi.
Bu alanda yapılmış çok değerli bilimsel çalışmalar var.Ancak
bu çalışmaların önemlice bir bölümü çocuk ve aileye ilişkin
demografik verileri içeriyor.Babaların yüzde şu kadarı
şöyle, annelerin yüzde şu kadarı şöyle, eğitimleri şöyle…
ama gerçekten çocuğun niye sokakta olduğu ve o oluşa ilişkin
duygu, düşünce ve değerlendirmelerini alacak,
değerlendirecek ve ona ilişkin çözüm üretecek çalışmalarda
eksikliğimiz var.
Sorunun çok büyük bir bölümü yoksulluk temelli ama bir
bölümü de ihmal ve istismar temelli ya da bunlar çok iç içe
geçmiş, örtüşmüş durumda.Örneğin İstanbul’da model oluşturma
çalışmaları sürecinde gözlemlediğim bir vak’a yı aktarayım.
Kadıköy’de İskele Meydanı’na 4 çocuğunu köşelere
yerleştirip,çalıştıran bir baba sabahtan akşama kadar
kahvede oturuyordu. Çocuklar gençlik merkezine
getirildiğinde baba tepki verdi. Benim ekmek kapıma nasıl
engel olursunuz diye. Çocuklar gerçekten çok ağır koşullarda
çalışıyordu ama babanın gizli bir koruması da vardı. Mesela
çocuklarının uyuşturucuyla tanışmasının önüne geçiyordu, ama
kendiside çalışmıyordu.
Şimdi çok daha büyük bir tehlike var. Ben bu büyük tehlikeyi
özellikle kısa bir süre önce Batman’da yapılan, İLO’nun ve
GAP İdaresi’nin çalışmalarından da esinlenerek söylüyorum
Türkiye’nin önündeki çok ağır ve ciddi sorunlardan biri
Türkiye’nin sosyal yardım politikasızlığı sorunudur. Aslında
bu da bir politikadır. Halkı bir tür hazıra alıştırarak,
tüketici konumunda tutarak, muhtaç durumda tutarak yani
yurttaş konumunda değil kul ve tebaa konumuna gerileterek
çalışma ortamının dışında ama bundan daha önemlisi de
demokratik taleplerini dile getirir ve arar duruma gelmenin
dışında tutarak başka yapılanmaların içinde hazırda tutma
düşüncesidir. Bu düşünce bizim konuştuğumuz alan içinde en
büyük tehlikelerden biridir.
Türkiye sosyal yardım alanında hiçte azımsanmayacak, görünür
ve görünmez bir kaynağı kullanmaktadır. Bunların içinde
tarikat ve cemaat destekli STK görünümlü büyük ölçüde
kentsel ranttan beslenerek büyüyen kuruluşlar, kamu eliyle
ve olanağıyla seçim öncesi haziran ayından itibaren
başlayan kömür dağıtımı, gıda dağıtımı tablosu çok ağır
sonuçlara yol açabilir. Batman’da gördüğümüz şuydu. Sosyal
hizmet uzmanlarının çocuklarını çalıştıran ailelere, çoğu
kez kendi özel gayretleriyle bulup,önerdikleri sigortalı,
legal işler çocukların babalarına hiç de cazip gelmiyordu.
Çalışıp yeşil karttan ve yardımlardan da olmak yerine
çocuklar ısrarla sokakta tutuluyordu. Yoksulluğun yeni
yüzünde biliyoruz ki örgütlü iş alanı yaratmakta artık
kolay değil.
Yoksulluğun yeni yüzünde, emeğe olan gereksinimin
azalmasıyla burada da verilen örneklerde görüldüğü gibi 6
çocuğu sokakta çalışan bir aileye uygulayıcılar ne
önerebilecekler. UNICEF ile SHÇEK’in bir araştırmasında
günlük çocukların günlük geliri 4 doların altında değil. 7–8
çocuğun çalıştığı, gıdadan kömüre, kaçak elektrikten başka
şeylere kadar kamusal olanakların iyileştirme olmaksızın
tüketildiği bir ortamda elimizdeki iyileştirici gücün ve
silahın ne olabileceğini de düşünmemiz bilmemiz gerekir.
Sayılar doğru mu, yanlış mı bilmiyorum ama biz 11 milyon
yurttaşımıza iftar çadırlarında yemek veriyoruz. Ankara’da 3
milyonun üzerinde kişiye iftar yemeği verildiği söyleniyor.
İstanbul’da 5 milyon kişiye yemek verildiği söyleniyor. O
yemeğin verilmesiyle ilgili bir sıkıntım olduğu için
söylemiyorum. Her yıl daha çok yurttaşa kömür yardımı
yaptığımızı söylüyoruz ve bununla övünüyoruz. Aydınlık
geleceği isteyen Ülkelerin insanları için bununla övünmesi
mi gerek yoksa bununla yerinmesi mi gerek bunu sorgulamak
lazım.
Biraz da başka noktalara değinmemiz gerekiyor.daha çok
genel konuları konuştuk ama sokaktaki çocuklar konusunda
mutlaka bir hizmet çeşitliliğini yaratmamız gerek.Sokakta
tek tip çocuk yok karşımızda. Ailesiyle kaçak yollardan
Türkiye’ye girmiş ve terk edilmiş, aidis’ li bir çocuk
sokakta bedenini satarak yaşıyor. Sahada çalışan sosyal
hizmet uzmanlarını bu çocuğu Sağlık Bakanlığının kurumlarına
koyamıyorlar, SHÇEK kurumlarında kalması çok normal değil,
bu çocuğa bir biçimde sınır dışı etmeye kalksanız bir başka
sorun, Türkiye’de tutmaya kalksanız bir başka sorun, bir
kurumsal hizmet sunamazsanız o da bedenini satıyor. Sorunun
farklı boyutları olduğunu ve farklı hizmet kuruluşlarının
oluşturulması gereğini simgelemek için bu örneği sundum.
Aklımızı biraz daha başka yerlere çekmek için başka bir
örnek verelim. Elbette Doğu ve Güneydoğu’da ki
yurttaşlarımız için zorunlu göçün sorunun kitleselliği ve
yoğunluğunu arttırdığını bilerek ama sorunun sadece bundan
ibaret olmadığını da hatırlamamız gerek. Şimdi
hafızalarınızdan silindi. Sinop Durağanlı çocuklar,
Durağan’ın dağ köylerindeki çocuklar İLO’nun da desteklediği
bir projeyle hatırlayınız birkaç yıl önce Samsun’da köle
pazarı diye gazetelere manşet oldu. Bu yüz yıllık bir
gelenek. Çocuklar Durağan’ın dağ köylerinden Samsun’da
ailelere kiralık veriliyordu. Bu başarılı bir toplum
kalkınması çalışmasıyla ve sosyal hizmet yaklaşımıyla çok
büyük ölçüde geriletilmiş bir sorundur. Samsun’da köle
pazarının artık açıktan kurulmadığını biliyoruz. Çorlu’da ki
tuğla fabrikalarında çalışan çocuklar içinde aynısı olmuştu.
Çocuğu konuştuğumuz zaman çocuk önemli, ailesi önemli,
düşüncelerinin önemli olduğunu söyledim. Bir başka
cephesinde kurumlar var, mahalli idarelerin ve merkezi
yönetimlerin kurumları var. Bu kurumlarda da birkaç şeyin
altını çizmek gerekir. Kaynakların en önemlisi bu
kurumlarda; para, insan gücü, bina, bilgi birikimi ve
deneyim. Bu konuda güven ilişkisi ve süreklilik ilişkisi
önemli. Şimdi bu noktada çok iyi bir yerde olduğumuz
kanaatinde değilim. Bürokrat arkadaşlarımız, bizde
bürokratken muhtemelen öyle yaptık. Olanaklarının el verdiği
ölçüde hizmetlerini tanıtıyorlar ama çocuk konusunun çok
ciddiye alınması ve bir plan, ana plan çerçevesinde
çözümlenmesi gereken bir konu olduğu gerçeğini hiç ama hiç
unutmamalıyız. Somut örnek söyleyeyim size. Ankara’da son 10
yılda ÇEGEM dışında aşağı yukarı iki kuruluş vardı, halende
iki kuruluş var. O iki kuruluştan biri ortalama 4 ayda bir
nitelik değiştiriyor. Evsizlere bakıyor, sokaktaki çocuklara
bakıyor, o çocuklar gidiyor başkası geliyor.
Diyarbakır’da o çok övündüğümüz, kurulmasında benimde emeğim
olan, 97 yılında kurduğumuz ÇOGEM’de ifade edildi ki bir tek
sosyal hizmet uzmanı var. Diyarbakır’da sadece bir sosyal
hizmet uzmanıyla olmaz. Diyarbakır’da bir tane merkez, iki
tane merkez olur mu? Nüfusunun %55’i çocuk olan yerde bir
merkez açıyorsunuz ve kalıyor. Biz var olanı geliştirmek
yerine çok kolay çözümler söylüyoruz. Örneğin pek çok kamu
yöneticisi bu hizmet için “bir model oluşturulsun,kaynağı
buluruz” diyor. Bu hizmetin modeli aşağı yukarı belli ve
var. 1997’den beri İstanbul’da 5 aşamalı, 6 aşamalı model
var.
Çocuklara yönelik hizmet için “politika oluşturulmasına “
vurgu yapılıyor. Politika elbette olmalı, var olan
eleştirilip, geliştirilmeli ancak uygulamada hiçbir ciddi
adım atmadan, sorun gündeme her geldiğinde yeni politika
üretiyoruz söyleminin arkasına da saklanılmamalıdır. Bu da
bizi politika yapalım, işi kurtaralım kolaycılığına
getirebilir. Örneğin TBMM’nin sokakta çalışan çocuklar için
hazırladığı rapor 3 parti grubunun önerileriyle oluşturulmuş
ve içinde ciddi önermeleri içermektedir. Ancak buradaki
önermelerin önemlice bir bölümü hayata geçirilememiştir.
Politik kararlılık elbette önemlidir. İstikrar da önemlidir.
Örneğin Malatya Çocuk Yuvasında yaşananların kamuoyuna
yansıması sonrasında Devletin 5 bakanı bir araya geldiler ve
çocuklar için bir hizmet modelini – ki o da daha önce var
olan bir modeldir- yeni model olarak sundular. Yapılanlara
yeni bir isim verip yeni model diyoruz. Heyecanla yeni
modellerle sorunları çözeceğimizi düşünüyoruz. açıyor, kimi
mahalle. Aslında modeller büyük ölçüde belli ama önemli olan
bunları uygulamak ve sürekliliğini sağlamak.
Başka bir anımsatma ise; sokakta çocuklarla çalışanların
sürekliliği önemlidir. Sokaktaki çocuklarla ilişkiniz güven
ilişkisine dayanır. Çocuk her gün bir başkasıyla
karşılaşırsa o hizmet verimli olmaz. Çıkıp Diyarbakır’da
sokaklarda çocuklara isim sorun, çocuklar birkaç ismi
tanıyorlar. Bir güven ilişkisi oluşmuş. Bu güven ilişkisi
yeni çocukları beraberinde getirip hizmeti geliştirmenizi
sağlar. Ama siz sürekli bunları değiştirmek isterseniz şöyle
bir yanılgı içine de düşersiniz. 20000 çocuğa ulaştık. Acaba
bu çocuk sayısı 20000 mi yoksa bu 20000’in içinde bazı
çocuklar sistemimize beş kere girip çıktı mı? Onun için
izleme değerlendirme sistemiyle birlikte çocukla güven
ilişkisine dayanan bir ilişkiyi geliştirmemiz gerekir.
Sosyal hizmet uzmanlarıyla, sokakta çalışan arkadaşlarla
ilgili bir başka güçlüğü vurgulayalım; Örneğin mendil satan
bir çocukla karşılaştığınızda kendinizi neden sorumlu
hissediyorsunuz? Çocuğun okula başlaması mı, aile
ilişkilerinin düzelmesi mi, uyuşturucuyla tanışıklığı varsa
onun çözümlemesi mi, biri mi, hepsi mi, bir kısmı mı?
Toplumsal olarak toptan kurtarmaya yatkınız ama bazen
kurtarayım derken hepsini elden kaçırabilirsiniz. Onun için
bu alanda çalışan kurum, örgüt, insan sayısının
çoğaltılması, görevlerin tanımlanması gerekir. Çocuk ve aile
ile ilgili pek çok şey söylendi. Bende ailenin çok önemli
olduğunu düşünüyorum ama çocuğu ve aileyi onlara rağmen
değiştiremeyeceğimizi bilmek zorundayız. Çocuk ve aile ile
çalışanların onlar adına ve her sorunu çözme yaklaşımı
içinde olmamalıdır. Onlarla beraber değiştirmek, onlarda
değişme arzusunu uyandırmak, kalıcı olan çözümü getirecektir
ve bu kurumların sürekli olması gerektiğini düşünüyorum.
Bu çerçevede en az ÇOGEM’ler kadar önemli ve öncelikli olan
bir başka hizmet toplum merkezleridir. Farklı adlarla anılsa
da toplum merkezleri özü itibariyle mahalle ölçekli
örgütlenmelerdir ve soruna, gereksinime en yakın noktada
sosyal hizmet temel yaklaşımı ve felsefesine uygun olarak
katılım temelli örgütlenmelerdir.
Ufku olan yerel ve merkezi yöneticiler için şu öneriyi
söylenebilir. Her yıl ilkokula başlayan ve ilkokulu bitiren
çocuk sayısı kentlerde bellidir. Sadece bunu izleseniz,
okulu bitirip, devam edemeyecek çocukları izleyecek modeli
kursanız, koruyucu-önleyici çok ciddi adım atmış olursunuz.
Bilgisayarda ve mahalle ölçeğinde izleyebilirsiniz ve bu
modeli kurmalısınız.
Erken çocukluk gelişimine ilişkin GAP’ın sunduğu,
belediyenin sunduğu, SHÇEK’in şimdilerde sayısını düşürdüğü
ama geçmişte erken çocukluk gelişimi diye 4000, 5000
çocuğumuza ulaşan programların geliştirilmesi gereklidir.
Aileyle ilgilide her şeyi tek merkeze yüklememek, aile
hizmet merkezleri kurmak gereklidir. Bu toplum merkezleriyle
ve ÇOGEM’lerle koordineli olarak yürütülebilinir.
Diyarbakır’da sorunun çözümü için zenginleri göreve çağıran
arkadaşlara katılmadığımı belirtmek istiyorum. Bu esas
olarak sosyal devletin sorumluluğudur. Katkılara itirazımız
yok ama bu zenginlerin çözeceği iş değildir. Çok sayıda,
farklı boyutlarda ama daha küçük modelde tesisler
kurmalıyız. Kentin bir bölgesinde sadece sokaktaki çocuklara
göre bir büyük hizmet alanın yaratırsanız, o bölgedekilerle,
oraya gelen çocuklar arasında bir çatışma başlatabilirsiniz.
Oradaki her olumsuzluk çocuklara yüklenebilir. Onun için
toplumdan izole çok büyük mekanlar yapmak yerine küçük ama
çok sayıda birim yapmak gerek.
Yurttaşlar ve STK’lar merkezi ve yerel yöneticileri görev
sürelerinde, ellerindeki olanaklara göre çocuklar için ne
yaptıklarıyla değerlendirmelidir. Günlük, popülist, sadaka
türü yaklaşımlar yerine, yıllara yayılan, somut, izlenip,
değerlendirilebilir hedefler istenmelidir. Kentimde, Ülke de
görev süremin sonunda örneğin bebek ölüm oranı
%...düşürülecektir, …mahallede toplum merkezi ve …yeni Çogem
açılacak, …çocuğa ve ailesine ulaşılacaktır gibi. |
|
|
|
Bn.Engin BAŞARAN
Tüketiciler Derneği (TÜDER) Genel Başkanı
Merkez: Bakırköy/İst
0 212 543 72 57
bilgi@tuder.net
ÇOCUK OYUNCAKLARI SATIN ALIRKEN DİKKAT!
Çocukların yaşamında kuşkusuz oyuncakların büyük rolü vardır
ve sosyal- psikolojik gelişimleriyle ilintisi çok önemlidir.
Bu bağlamda, bilinçsizce yapılan oyuncak seçiminde yaşanan
kazaların en aza indirgenmesi ve oyuncakta güvenli seçim,
büyük önem kazanmaktadır.
Günümüzde, Türkiye’ de 0-6 yaş grubu 7 milyonun üzerine
çocuk bulunmaktadır. Her yıl 1 milyon 200 bin bebek
doğmaktadır. 2 yaşına gelinceye kadar ayda ortalama 60
dolar, yıllık ortalama 720 dolar harcama söz konusudur. 0-4
yaş arası toplam yıllık harcama 2,5-3 milyar dolardır. Bu
harcamayı yapan tüketicilerin bilinçlendirilmesi ve yasal
haklarını arar hale gelmesi hem ekonomik açıdan, hem yüksek
yaşam standardına erişilmesi bakımından çok önemli
olmaktadır.
Bu bağlamda; bilgi eksikliği, tecrübesizlik ve
eğitimsizlikten kaynaklanan çocuk kazalarını en aza
indirebilmek ve kaza anında yapabilecek ilk müdahalelerin
öğretilmesini sağlamak, oyuncak satın alan tüketicilerin
“Dikkat etmesi gereken kuralları” öğretmek, yaşanan
sorunlarda – kendilerinden kaynaklanmayan- ne ve nasıl
yapacaklarını anlatmak büyük önem kazanmaktadır.
Bilindiği gibi, 0-6 yaş çocukların oyuncaklara erişimi, en
çok bir aracı ile mümkün olmaktadır. Çocuğa birinci.
derecede yakın olan anne- baba ve bakıcı (profesyonel veya
anneanne, babaanne, teyze, hala vb.) kayıtsız şartsız
çocuğun güvende olmasını arzu etmektedirler. Fakat çoğu
zaman bilgi ve eğitim eksikliğinden kaynaklanan nedenlerden
dolayı istenmeyen kazalara yol açan oyuncaklar ile
karşılaşabilmekte ve bunun kötü sonuçları bazen çocuğu bir
ömür boyu etkisi altına alabilmektedir. Bu eğitim sorununu
kaldırmak için bebek bekleyen anneden başlayarak her aşamada
uyarıcı bilgilendirmelerin yapılması çok önemlidir.
Her şeyden önce oyuncakların üretimi, satılması ve
denetlenmesi konusunda gerekli yasal alt yapının sağlanmış
olması gereklidir. Bu nedenle içinden geçtiğimiz AB
sürecinde mevzuat uyumlaştırılması sonucunda, Türkiye’de
17.05.2002.tarih ve 24758 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan
Oyuncaklar Hakkında Yönetmelik ve sonrasında çıkarılan
değişiklikler ile Oyuncak Güvenliğiyle ilgili standartların
(toplum-tüketiciler) tarafından öğrenilmesini ve
önemsenmesini sağlamak gerekir.
Bu nedenle, oyuncak satın alırken aşağıdaki kurallara
dikkat edilmelidir:
Uygun oyuncak almayı sağlayarak çocuğun zihinsel ve
psikolojik gelişiminin desteklenmesini, kaza durumunda
öncelikle yapılması gerekenlerin öğrenilmesi.
* Oyuncak alırken ilk kural oyuncakta CE işareti olmasıdır.
Bu işaret, üreticinin oyuncağın Avrupa Birliği’ nin güvenlik
ve standart konusundaki ortak kurallarına, (SS EN 71) uygun
olduğuna ilişkin garantisi anlamına gelmektedir. (
Oyuncakların büyüklüğü, yapıldığı malzeme, parçalara
ayrılabilmesi, içerdiği kimyasallar, çıkardığı ses,
patlayıcı yanıcı olması konusunda güvenli olması).
CE Standartları, çevre ve insan sağlığına uygun ürünler kullanılması
anlamına gelmektedir.
* Oyuncaklarda; yaş uyarı etiketlemesine ( mekanik ve
fiziksel özellikler, elektrikli oyuncaklar, alevlenebilir
oyuncaklar, kimyasal oyuncaklar için güvenlik kurallarına)
dikkat edilmelidir.
* Oyuncak seçerken sadece eğlenceye yönelik olanlar değil,
aynı zamanda güvenli ve belgeli olanların tercih
edilmelidir.
* Satılan oyuncakların ambalaj üzerindeki kullanma
talimatına ve uyarıların Türkçe olmasına dikkat edilmeli,
etiketsiz ve üreticisi belli olmayan ürünler satın
alınmamalıdır.
* Uyarı metinleri okunmalı ve dikkate alınmalıdır.
Oyuncaklara ilişkin 15 tavsiye
Üç yaşından küçük çocuklara oyuncak alırken özel dikkat
göstermek gerekir.
1. Ucuz, uyduruk oyuncaklar satın almayın. Oyuncakçı
mağazalarında satılan, tanınmış bir üreticinin markasını
taşıyan oyuncaklar genelde daha iyidir. Gene de pazardan
veya sokak satıcılarından oyuncak alacaksanız, özel dikkat
gösterin.
2. Önce sorun, sonra alın. Mağazada oyuncak hakkında bilgi
ve kullanma tarifesini (varsa yazılısını) isteyin.
Uyarıların Türkçe olmasına dikkat edin.
3. Yumuşak hayvan ve bebeklerin yıkanır olması gerekir. Bu
tür oyuncaklarda gözler burun, düğme ve diğer ayrıntıların
kopmayacak şekilde dikilmiş veya yapıştırılmış olması
gerekir.
4. İnce, çabuk kırılır plastikten yapılmış oyuncaklar
almayın. Üç yaşından küçük çocukların oyuncakları çok sert
maddeden yapılmış olmalıdır.
5. İnce plastik ambalajları çocuğun eline geçmeden çöpe
atın. Aynı şekilde kırık oyuncakları da atın.
6. Oyuncağa iliştirilmiş plastik etiketleri, fiyat
etiketinin plastik bağcığını ve buna benzer şeyleri kesip
atın. Bu tür küçük şeyler kopup çocuğun ağzına girerek
tehlikeli olabilir.
7. Çikulata yumurtaların içindeki küçük oyuncaklara dikkat
edin. Bunlar çocuğun boğazına kaçarak tehlike
oluşturabilirler.
8. Daha kendi kendine oturamayan çocukların, çıngırak, diş
kaşıma halkaları ve buna benzer ağızlarına götürdüklari
oyuncakların çıkıntılı kısımları veya yapıştırılmış
parçaları olmamalıdır. Çocuğun bunları ağzına sokması
durumunda, bu tür parçalar kopup çocuğun nefes borusunu
tıkayabilirler.
9. Oyuncakları elinize alıp iyice kontrol edin. Oyuncak
tehlikeli bir maddeyle doldurulmuşsa (plastik boncuk gibi),
dolgu gıcırdar veya ele küçücük taneler gelir. Satıcıya
oyuncağın hangi maddeyle doldurulmuş olduğunu sorun.
Oyuncağın dikiş yerlerinin de sağlam olması gerekir.
Oyuncağın dikiş yerlerini biraz çekiştirip bunların sökülüp
sökülmediğini kontrol edin.
10. Top ve top benzeri yuvarlak oyuncakların çapının en az
beş santimetre olması gerekir.
11. Kötü kokan yumuşak plastik oyuncaklara kuşkuyla
yaklaşın. Kokunun nedeni, oyuncak yapımında kullanılan
zararlı kimyasal bir madde olabilir.
12. Tebeşir,boya kalemleri, keçe kalemler ve benzerleri
küçük çocuklar için özel yapılmış olmalıdır. Büyüklerin
kullandığı kalemleri çocuğun ağzına alıp emmesi, bunları
yalaması veya bunlarla cildine şekil çizmesi tehlikeli
olabilir.
13. Çocuğun yatağına, arabasına veya oyuncağına bağlı ip ve
kordonlar en fazla 22 santimetre uzunluğunda olmalıdırlar.Bu
uzunluk, ilmik, düğme ve bunlara benzer bir şeyle, kemer
veya kuşak biçimine girebilecek küçük çocuk oyuncakları
içinde geçerlidir.
14. Yüksek, kuvvetli ses çıkaran oyuncaklardan uzak durun.
Tabanca, cep telefonu ve sıkınca tiz ses çıkaran oyuncaklar
kulaklar için tehlikelidir.
Oyuncaklar ve güvenlik konusunda sorularınız varsa, bağlı
olduğunuz belediyenin tüketici danışmanıyla ilişki kurun.
Sürekli sesler
Oyuncak telefonlar, uzaktan komutalı arabalar, oyuncak tamir
aletleri ve birçok elektronik oyuncak çoğunlukla uzun süreli
ve yüksek ses çıkarırlar. Bu tür oyuncakları dükkanda
deneyebilirsiniz. Özellikle oyuncak cep telefonu gibi
çocuğun kulağına yakın tuttuğu oyuncaklarda çok dikkatli
olun. Oyuncak, siz kulağınızın yakınında tuttuğunuzda yüksek
ve rahatsız edici ses çıkarıyorsa, onu satın almayın.
En küçükler için
Öten oyuncak hayvanlar, müzik kutuları, çıngıraklar ve diğer
bebek oyuncakları günümüzde genelde kabul edilebilir düzeyde
ses çıkarmaktalar. Ancak bu tür oyuncakları satın almadan
önce gene de kulağınıza iyice yaklaştırıp deneyin. Bu tür
bir oyuncak, çocuk yatarken kulağının yanına gelirse zararlı
olabilir veya ses yüksekse çocuğu rahatsız edebilir.
Kuş sesi türü tiz seslerin bebeğin henüz dar olan kulak
borusunda daha da güçlendiğini unutmayın. Büyükler bunu
düşünmeyerek bebek yaştaki çocuklarla oynarken bazan tiz
sesli bir bebeği, çıngırağı veya müzik kutusunu çocuğun
kulağının dibinde tutarlar.
Uyarı metnini okuyun
Bir uyarı yazısında, örneğin oyuncağın ateşe
yaklaştırılmaması veya oyuncakla bir büyüğün gözetiminde
oynanması gerektiği belirtilebilir. Uyarının İsveççe olarak
yazılmış olması gerekir. Uyarıyı bulmak zor olabilir, bu
nedenle oyuncağın ambalajını iyice gözden geçirmek gerekir.
Uyarı metinlerine örnekler:
”Varning: Barn under åtta år kan kvävas av ej uppblåsta
eller trasiga ballonger. Nödvändigt med övervakning från
vuxen. Håll ouppblåsta ballonger borta från barnen. Kasta
genast trasiga ballonger.”
(Dikkat: Sekiz yaşından küçük çocuklar şişirilmemiş veya
patlak balonlarla boğulabilirler. Büyüklerin gözetimi
şarttır. Şişirilmemiş balonları çocuklardan uzak tutun.
Patlamış balonları derhal atın.)
”Varning: Ej lämplig för barn under 36 månader. Innehåller
smådelar.”
(Dikkat: 36 aylıktan küçük çocuklar için uygun değildir.
Küçük parçalar içermektedir.)
Çocuklar için oyuncak satın alan tüketicilerin oyuncak satın
alırken güvenlik, sağlık ve standartlar konusunda bilgi
edinmelerini sağlamak, oyuncaklarda ürün güvenliğinin
öğretilerek,tüketicilerin satın alma sürecinde daha iyi ve
akılcı tercihler yapabilmelerini sağlamak, genel bilinç ve
duyarlılığa ulaşması sonucunda üreticilerin de ürünlerinde
tüketici güvenliğini sağlamak zorunda kalacaklarını
sağlayacak ve sorun yaşadığında ekonomik ve yasal haklarını
kullanılarak hem kaynakların boşa gitmesinin, hem
kayıtdışının önlenmesinin önüne geçilmiş olacak ve yüksek
bir yaşam kalitesine ulaşılacaktır.
Satın alınan oyuncaklarda bir sorun yaşanıldığında ( yanlış
kullanımdan kaynaklanmayan) ;
Elde bulunan belge(Fiş, fatura veya kredi kartı ekstresi)
ile satıcıya şu taleplerden biriyle başvurulmalıdır:
Değişim
Ücretsiz tamir
Bedel indirimi
Para iadesi.
Ürün veya ürün kullanımından kaynaklanan bir zarar söz
konusu ise TAZMİN edebilme.
Yaşanılan sorunlarda önce TÜKETİCİ ÖRGÜTLERİ’ ne danışmayı
UNUTMAYINIZ.
NOT: İzinsiz kullanılamaz. |
|
|
|
Doç. Dr. Ayşe Arman
Türkiye
Psikiyatri Derneği, Türk Tabipleri Birliği ve ilgili diğer
derneklerin katılımıyla, basında yer alan şiddeti özendirici
tutumların özellikle çocuk ve gençler üzerindeki etkisi
konusunda ilgilileri ve kamuoyunu uyardı:
BASIN BİLDİRİSİ
Kısa süre önce yitirdiğimiz gazeteci Hrant Dink'in ölümü
sonrasında toplumu derinden sarsan bu cinayetin en çok
üstünde durulan yanlarından biri de cinayetin henüz reşit
olmayan bir genç tarafından işlenmiş olmasıydı. Bir çocuğun,
nasıl soğukkanlı bir katil haline geldiğini açıklayan
teoriler arasında yetiştiği ortam, yoksulluk, "asabi mizaç"
gibi etmenlere ek olarak ırkçı fikirleriyle bilinen bir
arkadaş grubundan etkilendiği, onları model aldığı da öne
sürüldü. Şiddete yönelmenin, yokedici saldırganlığın henüz
açıklayamadığımız biyolojik ve genetik birçok nedeni
olmakla birlikte şiddeti özendiren, yücelten bir ortamda
yetişen çocukların şiddete yönelme olasılığının
arttığı bilinmektedir. Gençlik
toplumun laboratuarıdır, bir dalga toplumu etki altına
almaya başlamışsa genelde ilk tepki gençlerde ortaya çıkar.
Son dönemde giderek düşen şiddet kullanma yaşı, okullarda
yaşanan sorunlar ve bu cinayet bizi toplumumuzu saran bu
dalga üzerine düşünmeye itmelidir. Şu anda sadece çocuk ve
gençlerle ilgili olarak konuştuğumuz şiddet tüm toplumumuzu
etkisi altına almak üzere olan daha geniş bir salgının ilk
belirtisi kabul edilmelidir. Belki bu ilk belirtiler daha
fazla risk altında bulunan bir grupta ortaya çıkmıştır ama
önlem alınmazsa bu grupla kısıtlı kalmayacaktır. Nitekim
daha şimdiden toplumun çok farklı katmanlarında, şiddeti
büsbütün besleyen bir korku ve tedirginlik
hali yaygınlaşmaktadır. Eğer bu belirtiler doğru tanınıp
salgını önleyici tedbirler bir an önce alınmazsa şiddet
giderek artacak ve tüm toplumun sorun çözmek için ilk
başvurduğu yöntem haline gelecektir.
Ülkemizde, şiddeti özendirici tutumların
yöneticilerden televizyon kahramanlarına kadar uzanan bir
kesimde görülmesi, şu anda en çok onları rol modeli olarak
gören çocukları ve gençleri etkilemektedir. TV
ve sinemalarda gösterilen, şiddet dozu yüksek film ve
dizilerin en sadık izleyicileri arasında çocuk ve gençler
gelmektedir. Şiddet toplumun her katmanında kendini
gösterse de, toplumun en kırılgan, en kolay
etkilenebilir kesimlerini oluşturan çocuk ve gençler
üzerinde düzeltilemez etkiler yaratmaktadır. Şiddetin
salgın hale gelmesini önlemenin yolu, mahalle,
takım, hemşehrilik, ırk, din vb. toplumsal durum ya da
kurumları kullana-rak, bireylerin aidiyet duygusunu dar
grupçu ve farklı olanı dışlayıcı model-lerde biçimlendirmek
yerine, toplumda bireylerin karşılıklı güven ve
duyarlılığı-nı destekleyici yaklaşımlar ile ortak insanlık
değerleri ve gezegenimiz üzerindeki yaşamın
sürdürülebilirliği gibi çok daha evrensel bir düzeye
taşımak, olumsuz duygular yerine olumlu duygulara vurgu
yapmak, problemleri çözmede şiddet kullanma dışında daha
etkin beceriler kullanan bireyleri rol modeli olarak
ön plana çıkarmaktır. İnsana, doğaya ve tarihe
karşı saygı, hoşgörü, dayanışma, paylaşma gibi
değerlerin güvenli bir yaşamın temel taşları olduğunu
unutmamak ve yaşamın temelini korumak gerekmektedir.
Gençler
ve çocuklar arasında çok popüler olan, daha sonra sinema
filmi olarak da çekilen Kurtlar Vadisi dizisinin tekrar
yayına başlayacağı duyuruldu. Bu tür dizilerin iletişim ve
sorun çözme aracı olarak şiddeti yücelttiği görülmektedir.
Yukarda belirtilen nedenlerle bu yaklaşım toplumdaki şiddet
dalgasını körükleyici olacaktır. Aşağıda imzası
olan kuruluşlar olarak toplumun ruh sağlığını korumak ve
şiddetin yaygınlaşmasını önlemek adına bu tür yaklaşımlarla
mücadelenin ve ilgili yasal düzenlemelerin ivedilikle ele
alınması gerektiğini, düşünüyor ve bunun için her türlü
desteği vermeye hazır olduğumuzu ilgili kurumlara ve
kamuoyuna bildiriyoruz.
Türkiye
Psikiyatri Derneği MYK Adına Başkan Dr. Şahika Yüksel
Türk Tabipleri Birliği MK Adına Başkan Dr. Gençay Gürsoy
Türk Nöropsikiyatri Derneği YK Adına Başkan Dr. Peykan
Gökalp
Türk Psikologlar Derneği GYK Adına Başkan Psk. Dr. Gonca
Soygüt
Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı Derneği Adına Başkan Dr. Füsun
Çuhadaroğlu Çetin
Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği Adına Başkan Dr. Berna
Uluğ |
|
|
|
Düzgün Deniz
Gazeteci
Sitenizinin oluşmasına katkıda bulunan her kesin eline ve
aklına sağlık. Ancak üzülerek söylemeliyimki barbarlığından
ve hoyrat davranışından vazgeçmeyen insanın bulunduğu konumu
terk etmemekte ayak diremesinde eğitimcilerin negatif rolünü
görmeden çözüm üretmenin fazla bir etkisinin olamayacağını
anlamamız tüm gerçeklerden daha acıtıcıdır. Siyasilerin
aymazlığı ve bürokrasinin otoriteryen ruh hali bu sorunu her
geçen an dahada kronikleştiriyor. İkiyüz yıldır çocuklarını
fark eden gezegenimizdeki insan, farketmekten tanımaya doğru
yolaldığı bu yolda çocuklarının doğuştan sahip olduğu
flulaştırılan hakkları ile, aslında kendisini trajik bir
şekilde flulaştırıyor. Ancak bu dramatik durum bile gerçeği
gözlerimize sokmaktan uzak görünüyor. Bir anne yada baba
düşünelim ki dostları arasında çocuklarını dilendiren biri
olarak tanınmayı istemediğini herkes bilir ve bilinmesi
durumundan da bundan son derece rahatsız olacağı kesindir.
Peki bir devletin cumhurbaşkanı, başbakanı yada valisi
ülkesinin, vilayetinin veya sorumlusu olduğu bölgenin - ki
büyük bir aile olarak kabul etmek gerekirse- çocuklarının
dilenmelerinden nasıl bir mutluluk duyar yada utanç duymaz ?
Öyle görünüyor ki rahatsız olan fazla değil. Çünkü daha iki
gün önce Erzurum'un 'Mahir' Valisi kendini çocuklarla nasıl
bir fotograf karesine yerleştirdiğini birlikte gördük. Yani
her yönetici bir şekilde ülkesinin çocuklarıyla bir kareye
giriyorlar. Benim merakım, komşularının bakışlarında, gelen
misafirlerinin gözlerinden, yada gittikleri ülkelerin
yöneticilerinin tavırlarından ne algıladıklarıdır ? Keza
her gün binlerce sopa yiyerek 'adam' olacak olan çocukların
eğitimcileri mevcut kötü ülke fotografıyla ne denli
övünseler azdır.
Üniversiteleri papağan eğitim merkezleri halinde tutmakta
israrlı 'akademisyen' lerimiz de kendileriyle
övünmelidirler. Tepede fikri şiddet ve diktatoryal öğretim
aşağılara indikçe eli sopalı öğretmenlere, yatılı okullar,
bakım yurt ve yuvalarının işkencehanelere dönmüş olmalarında
garipsenecek ne var? Rüşveti ve velileri yolmayı ekonomik
kaynakların olmamasından ileri gelen bir mecburi davranış
olarak kabullenip savunan 'saygın' öğretmen yada kişilikli
eğitimci kimliğini mezara gömenlerin kabahatleri yalnızca
sokakta aramasının nasıl bir doğruluğu olabilir ? Toplumun
cetveli, kalıbı olan öğretmenler ilkeli durmadıkları sürece
kötüler, eylemleriyle mazlum kurbanlar yaratmakla
sınırlamayacak; aynı zamanda genç zalimleri de eğitip
piyasaya süreceklerdir. Bilenlerin kabahatli sayılması
gerektiği aşikar olan bir durumda, bilmeyenleri sorumlu
tutmak hem gerçekçi değil, hemde aranan çözümle yakın bir
ilişkisi yok. Ebeveynlere gelince: Bunun için özel bir şey
söylemeye gerek var mı ?
Onlarda, sizin bir kuşak önceki öğrencilerinizdirler. Nasıl
dilerseniz öyle övünebilirsiniz ! Bu topraklar hep varlardı.
Ama insanlar, eğitenlerince yaratılıyorlar gerçekte.
Biyolojik üretimin kıymeti harbiyesi mi ? Bunu geçelim.
Meraklısı tuzağını çoktan kurmuş bile. Çocukları korumaya
almak bu anlamda kıymetli ama geçici bir önlem olduğu
ortada. Onları koruyan bir alan kurmak ve kötülerden
sakındıkları adalar yaratmak işe elkoymanın yanınıbaşında
yenilerinin çıkmasını engelleyecek samimi ve popülizme taviz
vermeyen projeler ve çalışmalar elzemdir. Bu şekilde
desteklenmeyen yani eş güdümlü bir proje olarak algılamadan
çözüm aramak mümkün görünmüyor. İstisnasız 73 vilayetinde
çocukların dilendiğinden haberdar olan bir devlet, şiddet ve
daha feci saldırılara uğradığından bihaberce rahat
uyuyabilen yöneticilerle nedenli övünsek azdır!!! Bunları
başımıza seçen yada derviş sabrıyla tahammül gösteren
kendimizle nekadar gururlansak azdır. Bizleri kalıba sokup
bu formu bize kazandıran ve yarattığımız ucubenin altında
ezilip kimliksizleşen kalitesizleşen bizleri eğiten siz
saygı değer öğretmenlerimiz kendinizle sınırsız bir övünç
duyabilirsiniz!!
Toplumun, ülkenin, hayatvericisi olan öğretmenlerini bir
mafya bozuntusundan bin kat aşağıda bir yere koyan devletin
nazik beyleri, sizlerde kendinizle tanrısal bir mutlulukla
hak verebilir ve hatta kendinize aşık olabilirsiniz!!
Çocuklar için birşeyler yapmak yalnızca gelecek içindir. Ve
geleceğim için bir şeyler yapmak isterim. Bunun için sizleri
destekliyorum. Saygılarımla |
| |
|
Çocukla İlgilenme(k)
Merhaba arkadaşlar, ben bu yazımda geleceğimizin aydın
gençleri olacak çocuklarımıza ayrılması gereken zamanı
anlatan bir hikaye yazmak istiyorum. Çocuk deyip geçmeyelim,
özellikle biz ögretmen adaylarının herşeyi olacak
varlıkları.
Adam yorgun argın eve geldiğinde 5 yaşındaki oğlunu kapının
önünde beklerken bulur. Çocuk babasına "Baba,bir saatte ne
kadar para kazanıyorsun?" diye sorar. Yorgun gelen adam "Bu
senin işin değil." diye yanıtlar. Bunun üzerine
çocuk"Babacığım lütfen bilmek istiyorum." diye israr eder.
Adam,"illa ki bilmek istiyorsan,saatte yirmi dolar
kazanıyorum." diye yanıt verir. Bunun üzerine
çocuk,"Peki,bana on dolar borç verirmisin?" diye sorar. Adam
iyice sinirlenip "Benim,senin saçma oyuncaklarına veya
benzeri isteklerine ayıracak param yok. Hadi,derhal odana
git ve kapını kapat."der. Çocuk sessizce odasına gidip
kapısını kapatır. Adam kendi kendine,"Bu çocuk nasıl böyle
şeylere cesaret eder?" diye düsünür.
Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha
sakinleşince,çocuğun parayı neden istediğini sormadığı
aklına gelir. "Belki de gerçekten lazımdı." diye düsünür.
Çocuğun odasına çıkar ve kapıyı açar. Yataginda olan çocuğa
"Uyuyor musun?" diye sorar. Çocuk,"Hayır" diye yanıt verir.
"Al bakalım istediğin on doları. Sana az önce sert
davrandığım için üzgünüm,ama uzun ve yorucu bir gün
geçirdim." der. Çocuk sevinçle bağırır, "Teşekkürler
babacığım." Yastığın altından başka buruşuk paralar çıkarır,
adamın suratına bakar ve yavaşça paraları saymaya başlar.
Bunu gören adam iyice sinirlenerek "Paran olduğu halde neden
benden para istiyorsun? Benim,senin saçma oyuncaklarına
ayıracak vaktim yok." der. Çocuk, "param vardı,ama yeterince
yoktu."demis ve paraları babasına uzatarak;
"İşte yirmi dolar. Bana bir saatini ayırabilir misin?" diye
ekler. |
| |
|
T.R.Karaçor
- İlköğretim Müfettişi
Bir baba ve aynı zamanda bir eğitimci olarak, kendimi
çocuklarımızın yerine koymak istiyorum.
“İkili öğretim yapılan bir okulda okuyorum. Haftanın beş
günü okul ve ev arasında mekik dokuyorum. Bu beni yoruyor
mu?
--Hayır.
Sabah 6 gibi kalkmam gerekir. Bu saatte çok önemli olan
kahvaltımı yapıp gerekli enerjiyi aldıktan sonra okula
gitmeliyim. İlk dersleri çok seviyorum.Uykum açılmış,
öğretmenimi dikkatli bir şekilde dinliyorum. Esnediğime
gözlerimin kapandığına bakmayın, uyumuyorum. Tahta sıralarda
40 dakika dimdik oturunca kendime geliyorum. Zil çalınca
bahçede kendime yer bulup gönlümce koşup oynamak için
koşarak dışarıya çıkıyorum. Derken 5 dakika sonra ikinci
ders zili çalıyor. Ben daha tuvalete gidecektim, ama olsun
tuvalet sırası gelirse ikinci teneffüste giderim.Üçüncü
teneffüste beslenme saati, annemin çantama koyduğu peynir
ekmeği yemek de içimden gelmiyor, ama yemeliyim. Neyse bugün
de altıncı ders geldi, hem de en çok sevdiğim beden eğitimi
dersi.Bahçede öğretmenimizle birlikte oyunlar oynayacağız.
Fakat Öğretmenimiz dersi içerde yapmamız gerektiğini
söyledi.Yorulmamızı istemedi. Olsun ben de annem izin
verirse evimizin bahçesinde oynarım. Bahçeye göndermezse
evde oynarım.Nasıl olsa alt komşumuz benim evde top
oynamamdan rahatsız olmuyor. Bu arada yapmam gereken ödevler
var. Annem yardım eder. Yapamadıklarımı da annem tamamlar.
Benim erken yatmam lazım.Ama televizyonda Sihirli Annem
dizisi var. Benim için çok önemli nasıl olsa annem de
benimle birlikte seyrediyor.Çok eğitici bir dizi.Olsun akşam
10 da yatsam sabah erken kalkarım...”diyorum.
Her şey ne kadar güzel gidiyor değil mi?
Daha çok şey söylenebilir. Ama gerek yok sanırım. Derler ya,
arif olan anlar. Eğitimdeki sıkıntılar ancak anlatmakla
biter!
Bir pencere açmak istedim. Bu pencereden bakınca o çok
sevdiğimiz, üzerine titrediğimiz, uğurlarına her şeyimizi
verebileceğimiz çocuklarımızın halini birazcık göstermek
istedim.
Üç başlı bir çark, ortasında çocuklar.
Okul, Aile, Çevre
Çocukların eğitiminde söz sahibi olan üç kurum, üçünün de
önemi çok büyük. Hangisi daha önemli denilirse,
özelliklerine göre, çocuğa göre üçü de önemli.
Eğer çocuk ihtiyacını ailede karşılayamıyorsa; aile,
Okulda karşılayamıyorsa; okul,
Çevreyle sorunlar varsa ; çevre ön plana çıkacaktır.
Ancak üç unsurun birbirinden ayrılması, ayrı hareket etmesi
doğru değildir. Çocukların , sevgi, bakım,eğitim gibi
ihtiyaçları ortak karşılanmalıdır. Yani üçlü bir limited
şirket kurmak gerekiyor.Biri diğerinin her an yanında olan,
kendisinden çok diğerini düşünen üç ayaklı bir şirket.
Çocuğun eğitiminde ailenin rolü ne olmalıdır?
Çocuğun temel ihtiyacı olan barınma ve beslenmenin yanında
sevilme, kabul görme desteklenme gibi ihtiyaçların
karşılanması öncelikle ailenin görevidir. Aile imkanları ile
çocuğun beslenme ihtiyacının en iyi düzeyde sağlanması
gerekir.Özellikle sabah erken kalkan çocukların
beslenmelerini iyi yapmasının önemi uzmanlar tarafından
açıklanmaktadır. Çünkü beslenmenin, çocuğun büyümesinde
etkisi yanında, var olan zeka kapasitesinin korunması ve
gelişmesine katkısı olacaktır.
Yine çocukların uyku sürelerinin uzun olması gerektiği de
uzmanlar tarafından belirtilmiştir. Öyleyse sabah erken
kalkması gereken çocuğun da erken uyuması gerekir.
Çocukların, hiçbir eğitici değeri olmayan, bilakis zarar
verici televizyon programlarını geç saatlere kadar seyredip,
sabah da uykusunu almadan erken kalkması, bedensel,
psikolojik ve sosyal açıdan olduğu kadar, eğitim başarısını
da olumsuz yönde etkileyecektir.
“ Yarış atı” ifadesi bir dönem çok kullanıldı. 8 yıllık
eğitimin uygulamaya konmasından sonra çocuklarımız koşmaktan
kurtuldu. Ancak hala bazı aileler bu koşuyu sürdürme çabası
içindeler. Çocuğunun, sosyalleşmesini sağlayacak,
kendilerini bulmalarını, kendilerine güven duymalarını,
ruhsal açıdan rahatlamalarını sağlayacak olan sosyal
,kültürel ve sportif etkinliklerde görev almamasını isteyen
ailelerin varlığı, geleceğimize ipotek koymaktadır.
Naim Süleymanoğlu kendi ağırlığının üç katına yakın bir
ağırlığı kaldırabiliyor. Ama herkes onun gibi olamaz.
Sırtına çok yük yüklenen bir insan dayanma noktası
kırıldığında çökecektir. Bu ağırlıktan dolayı da zarar
görecektir. Öyleyse taşıyabileceğimiz kadar yük almalıyız.
Her insanın doğuştan getirdiği zekası ve yetenekleri
vardır.Zeka kapasitesini arttıramaz ancak geliştirebilir.
Yeni yetenekler kazanabilir.Önemli olan bu yeteneklerin
neler olduğunu belirleyip, okulla işbirliği yaparak
geliştirilmesidir. Anne baba olarak kendi yapamadıklarını,
yapmak istediklerini çocuklarından beklemek büyük
yanılgıdır. Yanlış yönlendirilen bir çocuk ömür boyu
mutsuz olacak,sevmediği,başarılı olamayacağı bir işte
çalışmak zorunda kalacaktır. Aile olarak yapmamız gereken
onların kapasitelerini, yeteneklerini tanımalarına yardımcı
olmak bunların geliştirilmesine çalışmaktır. Bu konuda
yardımı da okuldan, rehber öğretmenlerden ve değişik alan
uzmanlarından almak gerekir.
Çocukların okulda yeteri kadar yorulduğunu unutmamalı,
onların dinlenmesini sağlayıcı ortamlar
hazırlamalıyız.Kapasitesinden, yeteneklerinden dolayı,
başkası ile kıyaslamamalıyız. Yapamadıklarını değil
yapabildiklerini değerlendirmeliyiz. Kendisiyle barışık,
mutlu, seven ve sevilen çocuklar yetiştirmeliyiz.
Sevgi dolu yüreklerine acı düşmesin,sevgiyle bakan gözlerine
yaş düşmesin,
Erisin acıları sevginin sıcağında, unutsun dertleri sevginin
kucağında.
Bütün çocuklarımızın karnı da yüreği de tok olsun. |
| |
|
İsmail
Cem Özkan
zaman zaman
türkiyede çocuklara karşı yapılan ihlaller basının gündemine
geliyor, ama bugüne kadar aile içi seksi tacizler ya da
çocuklara yönelik cinsel sapkınlıklar gerçek anlamda kamuoyu
önünde tartışılmamıştır.
gelişmiş ülkelerde çocuklar daha çok taciz ediliyormuş gibi
görülebilir, çünkü orada her hangi küçük bir olay dahi
gündeme gelebilmektedir, ama bizde çocuklar, ya almış
oldukları uyuşturucu madde sonucunda ya da hırsızlık
(kapkaç, sokak çocukları) birilerine saldırdığı anda gündeme
gelebilmektedir!
rahatı bozulan varlıklı kesim zaman zaman çocukları anımsamaktadırlar!
çocukları seçim malzemesi olarak kullanan politikacılar da
onları anımsamaya devam etmektedirler.arabesk yaşamı seçen
ve bunu barlarda sürdüren kesim ise, ağlayan çocuk resimleri
alarak kendi vicdanlarını rahatlatmaya yol açmaktadırlar!
acılı türküler eşliğinde hala çocuk türkücüler(!) sahneleri
doldurmaktadır!...
kız
çocukalarını pazarlayan anneler, ya da babalar gündeme
düştüğünde, bir süre ilgileniliyor, sonra halı altına
itekleyiveriyoruz..
çocuklar ne zaman gündeme geliyor, bir yılbaşı kutlaması
sırasında başbakan gecenin bir yarısında çocuklara çikolata
dağıtmak istediğinde..!
kimse sormuyor tabi, o saatte çocuk neden ayakta kalır diye?
çocuklar saflığın sembolüdür, o yüzden porno sitelerinde
vazgeçilmezlerindedir!
saflığın sembolü olanlar yatılı okullarda, çocuk yuvalarında her türlü
tacize uğrarlar, kişilikleri küçük yaşta sindirilir, en ufak
bir isyanda ise meksika'daki gibi yok edilmesi gerekne birer
canılı olarak görülürler..
saf görünümlü çocuklar seks partilerin vazgeçilmezleri oluverirler!
şehirleri kuşatan varoşlardan gelen çocuklar, şehir sokaklarında
kendilerini gösterebilmek için her türlü yolu denerken,
şehrin gerçek sahipleri(!) onlardan nasıl kurtulacağını
düşünürler, hatta oturdukları siteleri yüksek duvarla örüp,
özel korumalar eşliğinde o çocuklardan korunurlar!..
gençlik heyecanı duydukları ilk günde kendilerini tanımak
için yola çıkan çocuklar hangi ideolojinin bir militanı
oluverirler!..
kimilerin
arka bahçesinde yetişen birer bomba oluverirler!
istanbul'un göbeğinde bomba yüklü bir araçla patladıklarında
anımsanırlar!
ceza
indirimine tabi olduklarından, en kötü cinayetler yine
onlara işletilir..
aile
içi mahkeme kararı sonucu ablasını başka biri ile yattığı
için öldürme emrini büyükler verir, küçük uygular! en çok
dayan yiyen onlar, ezilen onlar..
geleceğimiz onlar..
servetimizi
kirletmeye devam ediyoruz, tıpkı temiz suları yok ettiğimiz
gibi...
yakında poşet içinde çocuklar satılacak, çünkü çocukları ya tam
koruyoruz, ya da tam yok ediyoruz!
aşırılıkların olduğu bir dünyada, güçlünün güçsüzü yok
ettiği texsas yasalarını yeni dünya düzeni olarak
yuturulurken, bu dünyadan etkilenmemek imkansız olduğunu
göre, buna karşı çıkılmalı, çocukları koruyan uluslararası
yasaların işletilmesi ve yeni korumların alınması
gereklidir..
insanlığın
gelişimi, güçsüze ne kadar sahip çıktığı ile ölçülecektir.. yoksa hitler vb.
yaptığı gibi güçsüzleri fırınlara atıp yok etmekle sorunlar
çözülmüyor..
bir an önce uluslararası bir mahkeme kurulmalı ve var olan ve oluşacak
olan yasaları denetleyen, yasalara uymayanı cezalandıracak
bir yapıya kavuşmayı arzuluyorum...
sevginin
hakim olduğu, zayıfı güçlünün karşısında koruyan bir dünya
özlemiye hepinizi selamlıyorum..
|
| |
|
|