ulusal iletişim ağı

ANA SAYFA

|

HAKKIMIZDA

|

ABOUT US

19.01.2007

     


kitap

DÖVME BENİ
Prof. Dr. Oğuz POLAT
Çocuk İstismarı Dizisi
Yayın : Sokak Çocukları Rehabilitasyon Derneği
ISBN : 9944-5619-0-8
1.Baskı : 5.000 Adet, Ağustos 2006
Satış Noktaları :
Nezih Kitapevi, Mepisto Kitapevi, İmge Kitapevi, İnkilap Kitapevi, Kitapsan Ltd.Şti, Remzi Kitapevi
Sipariş : 0216 347 66 58
10.-YTL

 
ÖNSÖZ


Bugünlerde herkes çocukların birbirlerine uyguladığı şiddetten bahsediyor, aynı okulda, aynı sınıfta okuyan öğrencilerin birbirine uyguladığı bıçaklı, sopalı şiddetin sonuçlarını tartışıyor. Şiddetin sonuçları arasında küçücük çocukların ölümü de var. Kalbine bıçak yiyerek yaşamına daha oniki yaşında veda eden Fatih’lerden bahsediyoruz.

Herkes birbirine aynı şeyi soruyor; “Bize ne oluyor?”. Herkes şaşkın. Kimse bu yaşananların altında kendisinin de rolü olabileceğinin farkında değil. Şiddet dalga dalga tüm çevremizi sararken çocuğa ilk taşın evden atıldığının, hatta o taşı atanın belki de kendisi olduğunun farkında değil.

İşin kolayına kaçmak isteyenler, “bunların sebebi televizyon” deyip işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar. Günümüzde akranlar arası şiddetin baş nedeni olarak Kurtlar Vadisi gösteriliyor. Oysaki bu tarz programlar bir sonuç. “Kurtlar Vadisi’ne reyting rekorları kırdıran, kabadayılar dünyasını, sokak kavgalarını bu denli yücelten ana faktör nedir?” sorusunu kimse tartışmıyor ya da tartışamıyor. Tartışılırsa çıkacak sonuç pek hoşumuza gitmeyecek. Birbirimizi sevmiyoruz. Dahası, bazıları toplumda statü elde etmek için diğerlerini korkuturken, bazı diğerleri ise baskıcıdan çekinmekten, korkmaktan hoşlanıyor.

Ama neden? İçi boş bir imaja sahip olmak nasıl oluyor da özellikle gençliğin, yaşama yeni başlamış olan yaş grubunun temel amacı olabiliyor? Baksanıza her taraf parmağında baron yüzükleri, siyah (koyu renk) ceket-pantolonlarla kasılarak dolanan kötü taklitlerle doldu. Bunu daha da ilerletenler ortamlarında, okul bahçelerinde kendilerinden küçük çocukları yakalayıp ellerini öptürüyorlar. Türkçe Baba filminin kötü versiyonunda başrol oynadıklarını düşünmek onları mutlu kılıyor, hayal alemine sürüklüyor.

Bizim değer yargılarımız kaba kuvveti en başa oturtan, fiziksel güce saygı duyan bir sistem. Değerlerimizi toplum olarak tartışırken şiddet uygulayarak gücü eline geçiren kişileri dışlamak yerine kabulleniyor hatta bunlara saygı bile duyuyoruz, çünkü böyle öğrendik. Otoritesini hissettirmek için anne-babamız, “kabahat işledin” dediler dövdüler. Okulda öğretmenlerimiz, “derste konuşuyorsun” dediler dövdüler. Büyürken, “eve neden geç kaldın” deyip dövdüler. Dayak her yerde, toplumun her kesiminde bizi korkutan ama daha da kötüsü baş eğdiren bir silah oldu.

Dayak içimize, hücrelerimize kadar sindi. Alıştık sonra da benimsedik. Korku saygının önüne geçti. “Dayak atana saygı duymak zorundayım, onu kabullendiğimi belli etmeliyim yoksa başım belaya girer” mesajını içselleştirdik. Yaşamımızın her katmanına, her noktasına yaydık.

Şimdi ise ektiğimizi biçiyoruz. Dayakla başlayan yaşamlar dayakla devam etti, çoğu da dayakla sonuçlandı. Bu coğrafyanın insanlarının çoğu dayağı iyi zamanlarında da kötü zamanlarında da hep anılarında ilk sırada anıyorlar. Dahası bunların da çoğu günlük yaşamın bir detayı olarak kabullendiğinden dayağın neden konusunun edildiğini de anlamıyorlar. “Dayak atmanın kötü olduğu” veya “dayağa karşı durmanın gerekliliği” anlamadıkları, tartışmadıkları konu başlıkları. Dedim ya “ilk taş evde atıldı”. Su içindeki halkalar büyüdükçe her tarafı kaplamaya başladı, tüm yaşamımızda var olmaya başladı.

Okulda çocuklar birbirlerine giriyor. Sokakta insanlar en basit tartışmada birbirlerine saldırıyor. Trafikte bir kamyon arabaya sinirleniyor, küçük arabayı altına alıp eziyor çünkü kendi sürdüğü kamyon o küçük arabayı ezer. Arabanın içindekiler ölüyor ve O güçlü. O, kendince “Beni kızdırdı ve cezalanması gerekiyor, ben güçlüyüm, yolda büyük kamyonumla geziyorum, o zaman cezayı da ben keserim.” diyor.

Değerlerimiz dendiğinde bir çok iyi özelliği alt alta sıralayarak işte bunlar demek mümkün: İyi olmak, sevecen olmak, bilgili olmak, yardımsever olmak, kurallara uymak. Bir bu kadar da siz alt alta yazıp eklemeler yapabilirsiniz. Ancak gerçekci olursak değerlerimiz bunlar mı? Gerçekten toplumumuz bunlar üzerine mi oturuyor?

Bana sorarsanız toplumumuzun üzerine oturduğu en büyük değerlerin başında dayak geliyor. Değerler sistemimizin omurgalarından birini dayak oluşturuyor. Küçük yaşlardan başlayan, kuşaklar boyu süren bir zincirin sürekli birbirine eklenen halkaları olarak dayak baş köşeye kurulmuş, oturmuş durumda.

Her geçen gün yaşananlar da maalesef beni onaylıyor. Keşke onaylamasa da, ben haksız olsam. Ama tam tersi olarak her yeni gün daha da büyük daha da yaygın bir şiddet öyküsünü alıyor baş köşeye bırakıyor. O yüzden de dayak kavramını göz ardı edebilmek mümkün değil.

Dayak bu günlerde baş aktör. Bakalım neden baş aktör, neden gündemin hep ilk sıralarında. Masum yüzleriyle, minik kalpleriyle sevgiyi yaşaması gereken çocuklar neden şiddeti yaşıyor dahası çocuklar neden şiddet uyguluyor? Bunlara bir bakalım.

Çocuklar herkes için yumuşak duyguları, keyifli anları çağrıştıran varlıklardır. Özellikle kendi çocuklarımız bizim bir parçamız olmalarından başlayarak en sevilen varlıklarımız oldukları gerçeğine kadar  yaşamımızda ilk sırada gelirler.

Tüm bu söylediklerime ve tanımlarıma herkes hemen katılır da çocuklar kendi başlarına bir bireydirler ve onlar bağımsız bireylerdir dediğimde herkes şöyle bir durur. Bunun bir nedeni ilk kez çocuklar için böyle bir tanımı duymakta olmalarıdır. İkincisi ise kendilerini bildiklerinden beri çocuklar onların malıdır, kendilerinin uzantısıdır.

O yüzden bu yeni ve aykırı fikrimi paylaşan belki de çok az insan bulurum. Çocuklarımız, sahip olduğumuz ve iyiyi kötüyü hep kendimize göre öğrettiğimiz varlıklarımızdır. Bağımsız birey olmaları ise çoğumuzun kulağına bile hoş gelmez. Tabii, çünkü bunun pratiğe dönüşmesinde belki de çocuk eve istediği saatte gelip gidecek, dersini istediğinde çalışacak, istediği arkadaşıyla istediğini yapacak diye düşündüğümüzden, “Iıh bunu beğenmedim.” diyeceğiz. “Sınırlarını benim koyduğum yaşam onun için daha doğru.” deyip çoğunlukla bütün ebeveynler konuyu kapatmayı tercih ederler. Bu prensipler üzerine kurulacak yaşam nasıl olmalıdır tartışması için geçirilecek vakti gereksiz sayarlar.

Her şeyin en iyisini biz bildiğimiz ama bunu başkalarına kabul ettiremediğimiz için bu yaklaşımımızı en iyi uygulama alanı çocuklardır. İşte bu yüzden çocuğumuz için iyi olacaksa gereğinde onu döveriz de, cezalandırırız da; hatta liseyi bitirdikten sonra ne yapacağını da en iyi biz bildiğimizden çocuğumuzun yaşamıyla ilgili kararı verir ve yapmasını isteriz. İşte o yüzden vurduğumuz yerde gül biter, dayak cennetten çıkmadır ve iyi yetişmesi uğruna hocalarıyla pazarlıklar yapılır, “eti senin, kemiği benim” deriz.

Çocuklar biraz büyürler, bebelerimiz hele kız çocuğuysa iyi yetişmesi için gerekli önlemleri almama ihtimaline karşılık hemen yapıştırırız; “Kızını dövmeyen dizini döver”. Çocuğumuza iş öğreten ustasına ustalık hakkı veririz, “Gerekiyorsa sakınma patlat ki, doğruyu yanlışı bilsin.” deriz. Nasrettin Hoca bile testiyi kırmadan çocuğuna iki tane patlatır, “kırdıktan sonra ne faydası var” der, “ben önden tedbirimi alayım da!”. Bunu da ders alalım diye hep anlatırız çocuklarımıza. Önden tedbirini almanın sonsuz faydaları satır aralarında gizlidir. Ne gam! Tedbiri iki tokatla almışsın ya da başka şekilde. Tedbir, tedbirdir.

Hepimizin anılarında ilkokul sıralarında cetvelle yediğimiz şu “parmak uçlarını bitiştir bakalım”la başlayan dayak mıdır ilk tanışıklıklar, yoksa yemek yemediğimiz için annemizin yanaklarda biten gülleri diyemesem de fiskeleri midir başlangıçlarımız.

Düşünün bakalım ilk yediğiniz dayak hangisiydi? Hemen hatırladınız değil mi? Hayatınızda önemli olmuş insanlar ve en çok sevdiğiniz insanların ismi ile sizi dövmüş insanların ismi aynı çıktı biliyorum. Bu sizi şaşırtmasın, yalnız değilsiniz. Bu soruyu sorduğumuz herkes de aynı cevapları buldu, şaşırmayın.

Kendimi hatırlıyorum. Çok sevdiğim, yetişmemde büyük emeği olan ilkokul öğretmenim tüm sınıfa ikişer cetvelle vurma cezası verdiğinde sıra bana gelene kadar hep düşünmüştüm; bana nasıl vurabilecek diye. O kadar güzel ilişkimiz vardı ki derslere geç kalsa sınıf başkanı olarak sınıfta dersi başlatır ve eksikliğini duyurmazdım. Sağ kolum der ve benle çok güzel ve özel ilişkisini her anlamda yaşardım. O yüzden sıra bana geldiğinde iki duyguyu birlikte yaşıyordum. Birincisi çok sevdiğim birinin bana fiziksel acı vermesinin nasıl olduğunu bilmemenin korkulu merakı, diğeri ise öğretmenimin bundan duyacağı utancı azaltmak duygusu.

Bilirsiniz o yaşlarda bazı yaşananlar unutulmaz, hep hatırlanır. İşte benim yaşamımın unutulmazlarından birisi de buydu. O kadar utanacağına şartlanmıştım ki korku duygumun üstüne çıkan onu utandırmama duygum beni hiçbir şey olmamış gibi korkunun izin verdiği ölçüde gülümsemeye çalışarak gözlerine baktırdı. İlk defa öğretmenim benden gözlerini kaçırdı, o hep bana cevap vermiş güven dolu gözlerini ilk kez yakalayamadım, başka tarafa baktı. Bana bakamaması o kadar dokunmuştu ki cetvelin ikinci dokunuşu ile hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu yaşamımın ilk hayal kırıklığıydı. Onun da gözlerinin yaşardığını gördüğümden bütün gece ağlamayı sürdürdüm. Annem babam iki cetvelden bir şey olmaz diyorlardı. Bense hep aynı cevabı veriyordum.

-          Olur!

Aradan otuz yıl geçti, toplantılarda ve konferanslarda hep, iki tane vurmaktan hiçbir şey olmaz diyorlar, bense aynı cevabı veriyorum.

-          Olur !

Bu kitabı okumaya başlarken önce şu konuda anlaşmamız gerek. Her çocuk kendi başına bir birey. Bağımsız, kendi kişiliği ve şahsiyetiyle bir birey. Yetişkinler olarak onlara sunabileceğimiz sevgimizle birlikte olabildiğince iyi koşulların yaratılması.

Ama o kadar!

Eğer çocuklarımız bizim minyatürlerimiz ya da yarınlardaki bizler olmalı diyorsanız sizinle uğraşmam gerekecek. Halbuki ben dayak atan ve cinsel sömürü aracı olarak çocukları kullanan kişilerle uğraşmak istiyorum. Yirmi yıldan beri biz uğraşanların sayısı da artıyor ama onlar sanki seri üretim gibi hızla çoğalıyorlar. Şiddeti uygulayanlarla savaşmak için, istismarcıları önlemek için onlara karşı birlik olmak, hep birlikte davranmak ilk kural.

Biraz okuyun bakalım, bana hak verecek misiniz görelim!
 

İÇİNDEKİLER


SEMA YAZGAN’IN HİKAYESİ        

BÖLÜM 1 -    Vurursan Kırılır
Ayşe’nin Hikayesi : Böyle Yaşamanın Anlamı Yok

BÖLÜM 2 -    Çocuğumu Döverim, Kime Ne?
Hüseyin’in Hikayesi : Kafası Çekiçle Ezilen Fare

BÖLÜM 3 -    Dayak Dediğin İki Tokat mı?

BÖLÜM 4 -    Sayılarla Dayak

BÖLÜM 5 -    Dayak Atmadan da Çocuk Dövülür

BÖLÜM 6 -    Çocuklar Arası Şiddete Dikkat

BÖLÜM 7 -    Dayağın İzleri

BÖLÜM 8 -    Ben de Dayak Yemiştim

BÖLÜM 9 -    Sağlıklı Ebeveyn - Çocuk İlişkisi

BÖLÜM 10 -  Önleme Çalışmaları