|
Bugünlerde herkes çocukların birbirlerine uyguladığı
şiddetten bahsediyor, aynı okulda, aynı sınıfta okuyan
öğrencilerin birbirine uyguladığı bıçaklı, sopalı şiddetin
sonuçlarını tartışıyor. Şiddetin sonuçları arasında küçücük
çocukların ölümü de var. Kalbine bıçak yiyerek yaşamına daha
oniki yaşında veda eden Fatih’lerden bahsediyoruz.
Herkes birbirine aynı şeyi soruyor; “Bize ne oluyor?”.
Herkes şaşkın. Kimse bu yaşananların altında kendisinin de
rolü olabileceğinin farkında değil. Şiddet dalga dalga tüm
çevremizi sararken çocuğa ilk taşın evden atıldığının, hatta
o taşı atanın belki de kendisi olduğunun farkında değil.
İşin kolayına kaçmak isteyenler, “bunların sebebi
televizyon” deyip işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar.
Günümüzde akranlar arası şiddetin baş nedeni olarak Kurtlar
Vadisi gösteriliyor. Oysaki bu tarz programlar bir sonuç.
“Kurtlar Vadisi’ne reyting rekorları kırdıran, kabadayılar
dünyasını, sokak kavgalarını bu denli yücelten ana faktör
nedir?” sorusunu kimse tartışmıyor ya da tartışamıyor.
Tartışılırsa çıkacak sonuç pek hoşumuza gitmeyecek.
Birbirimizi sevmiyoruz. Dahası, bazıları toplumda statü elde
etmek için diğerlerini korkuturken, bazı diğerleri ise
baskıcıdan çekinmekten, korkmaktan hoşlanıyor.
Ama neden? İçi boş bir imaja sahip olmak nasıl oluyor da
özellikle gençliğin, yaşama yeni başlamış olan yaş grubunun
temel amacı olabiliyor? Baksanıza her taraf parmağında baron
yüzükleri, siyah (koyu renk) ceket-pantolonlarla kasılarak
dolanan kötü taklitlerle doldu. Bunu daha da ilerletenler
ortamlarında, okul bahçelerinde kendilerinden küçük
çocukları yakalayıp ellerini öptürüyorlar. Türkçe Baba
filminin kötü versiyonunda başrol oynadıklarını düşünmek
onları mutlu kılıyor, hayal alemine sürüklüyor.
Bizim değer yargılarımız kaba kuvveti en başa oturtan,
fiziksel güce saygı duyan bir sistem. Değerlerimizi toplum
olarak tartışırken şiddet uygulayarak gücü eline geçiren
kişileri dışlamak yerine kabulleniyor hatta bunlara saygı
bile duyuyoruz, çünkü böyle öğrendik. Otoritesini
hissettirmek için anne-babamız, “kabahat işledin” dediler
dövdüler. Okulda öğretmenlerimiz, “derste konuşuyorsun”
dediler dövdüler. Büyürken, “eve neden geç kaldın” deyip
dövdüler. Dayak her yerde, toplumun her kesiminde bizi
korkutan ama daha da kötüsü baş eğdiren bir silah oldu.
Dayak içimize, hücrelerimize kadar sindi. Alıştık sonra da
benimsedik. Korku saygının önüne geçti. “Dayak atana saygı
duymak zorundayım, onu kabullendiğimi belli etmeliyim yoksa
başım belaya girer” mesajını içselleştirdik. Yaşamımızın her
katmanına, her noktasına yaydık.
Şimdi ise ektiğimizi biçiyoruz. Dayakla başlayan yaşamlar
dayakla devam etti, çoğu da dayakla sonuçlandı. Bu
coğrafyanın insanlarının çoğu dayağı iyi zamanlarında da
kötü zamanlarında da hep anılarında ilk sırada anıyorlar.
Dahası bunların da çoğu günlük yaşamın bir detayı olarak
kabullendiğinden dayağın neden konusunun edildiğini de
anlamıyorlar. “Dayak atmanın kötü olduğu” veya “dayağa karşı
durmanın gerekliliği” anlamadıkları, tartışmadıkları konu
başlıkları. Dedim ya “ilk taş evde atıldı”. Su içindeki
halkalar büyüdükçe her tarafı kaplamaya başladı, tüm
yaşamımızda var olmaya başladı.
Okulda çocuklar birbirlerine giriyor. Sokakta insanlar en
basit tartışmada birbirlerine saldırıyor. Trafikte bir
kamyon arabaya sinirleniyor, küçük arabayı altına alıp
eziyor çünkü kendi sürdüğü kamyon o küçük arabayı ezer.
Arabanın içindekiler ölüyor ve O güçlü. O, kendince “Beni
kızdırdı ve cezalanması gerekiyor, ben güçlüyüm, yolda büyük
kamyonumla geziyorum, o zaman cezayı da ben keserim.” diyor.
Değerlerimiz dendiğinde bir çok iyi özelliği alt alta
sıralayarak işte bunlar demek mümkün: İyi olmak, sevecen
olmak, bilgili olmak, yardımsever olmak, kurallara uymak.
Bir bu kadar da siz alt alta yazıp eklemeler yapabilirsiniz.
Ancak gerçekci olursak değerlerimiz bunlar mı? Gerçekten
toplumumuz bunlar üzerine mi oturuyor?
Bana sorarsanız toplumumuzun üzerine oturduğu en büyük
değerlerin başında dayak geliyor. Değerler sistemimizin
omurgalarından birini dayak oluşturuyor. Küçük yaşlardan
başlayan, kuşaklar boyu süren bir zincirin sürekli birbirine
eklenen halkaları olarak dayak baş köşeye kurulmuş, oturmuş
durumda.
Her geçen gün yaşananlar da maalesef beni onaylıyor. Keşke
onaylamasa da, ben haksız olsam. Ama tam tersi olarak her
yeni gün daha da büyük daha da yaygın bir şiddet öyküsünü
alıyor baş köşeye bırakıyor. O yüzden de dayak kavramını göz
ardı edebilmek mümkün değil.
Dayak bu günlerde baş aktör. Bakalım neden baş aktör, neden
gündemin hep ilk sıralarında. Masum yüzleriyle, minik
kalpleriyle sevgiyi yaşaması gereken çocuklar neden şiddeti
yaşıyor dahası çocuklar neden şiddet uyguluyor? Bunlara bir
bakalım.
Çocuklar herkes için yumuşak duyguları, keyifli anları
çağrıştıran varlıklardır. Özellikle kendi çocuklarımız bizim
bir parçamız olmalarından başlayarak en sevilen
varlıklarımız oldukları gerçeğine kadar yaşamımızda ilk
sırada gelirler.
Tüm bu söylediklerime ve tanımlarıma herkes hemen katılır da
çocuklar kendi başlarına bir bireydirler ve onlar bağımsız
bireylerdir dediğimde herkes şöyle bir durur. Bunun bir
nedeni ilk kez çocuklar için böyle bir tanımı duymakta
olmalarıdır. İkincisi ise kendilerini bildiklerinden beri
çocuklar onların malıdır, kendilerinin uzantısıdır.
O yüzden bu yeni ve aykırı fikrimi paylaşan belki de çok az
insan bulurum. Çocuklarımız, sahip olduğumuz ve iyiyi kötüyü
hep kendimize göre öğrettiğimiz varlıklarımızdır. Bağımsız
birey olmaları ise çoğumuzun kulağına bile hoş gelmez.
Tabii, çünkü bunun pratiğe dönüşmesinde belki de çocuk eve
istediği saatte gelip gidecek, dersini istediğinde
çalışacak, istediği arkadaşıyla istediğini yapacak diye
düşündüğümüzden, “Iıh bunu beğenmedim.” diyeceğiz.
“Sınırlarını benim koyduğum yaşam onun için daha doğru.”
deyip çoğunlukla bütün ebeveynler konuyu kapatmayı tercih
ederler. Bu prensipler üzerine kurulacak yaşam nasıl
olmalıdır tartışması için geçirilecek vakti gereksiz
sayarlar.
Her şeyin en iyisini biz bildiğimiz ama bunu başkalarına
kabul ettiremediğimiz için bu yaklaşımımızı en iyi uygulama
alanı çocuklardır. İşte bu yüzden çocuğumuz için iyi
olacaksa gereğinde onu döveriz de, cezalandırırız da; hatta
liseyi bitirdikten sonra ne yapacağını da en iyi biz
bildiğimizden çocuğumuzun yaşamıyla ilgili kararı verir ve
yapmasını isteriz. İşte o yüzden vurduğumuz yerde gül biter,
dayak cennetten çıkmadır ve iyi yetişmesi uğruna hocalarıyla
pazarlıklar yapılır, “eti senin, kemiği benim” deriz.
Çocuklar biraz büyürler, bebelerimiz hele kız çocuğuysa iyi
yetişmesi için gerekli önlemleri almama ihtimaline karşılık
hemen yapıştırırız; “Kızını dövmeyen dizini döver”.
Çocuğumuza iş öğreten ustasına ustalık hakkı veririz,
“Gerekiyorsa sakınma patlat ki, doğruyu yanlışı bilsin.”
deriz. Nasrettin Hoca bile testiyi kırmadan çocuğuna iki
tane patlatır, “kırdıktan sonra ne faydası var” der, “ben
önden tedbirimi alayım da!”. Bunu da ders alalım diye hep
anlatırız çocuklarımıza. Önden tedbirini almanın sonsuz
faydaları satır aralarında gizlidir. Ne gam! Tedbiri iki
tokatla almışsın ya da başka şekilde. Tedbir, tedbirdir.
Hepimizin anılarında ilkokul sıralarında cetvelle yediğimiz
şu “parmak uçlarını bitiştir bakalım”la başlayan dayak mıdır
ilk tanışıklıklar, yoksa yemek yemediğimiz için annemizin
yanaklarda biten gülleri diyemesem de fiskeleri midir
başlangıçlarımız.
Düşünün bakalım ilk yediğiniz dayak hangisiydi? Hemen
hatırladınız değil mi? Hayatınızda önemli olmuş insanlar ve
en çok sevdiğiniz insanların ismi ile sizi dövmüş insanların
ismi aynı çıktı biliyorum. Bu sizi şaşırtmasın, yalnız
değilsiniz. Bu soruyu sorduğumuz herkes de aynı cevapları
buldu, şaşırmayın.
Kendimi hatırlıyorum. Çok sevdiğim, yetişmemde büyük emeği
olan ilkokul öğretmenim tüm sınıfa ikişer cetvelle vurma
cezası verdiğinde sıra bana gelene kadar hep düşünmüştüm;
bana nasıl vurabilecek diye. O kadar güzel ilişkimiz vardı
ki derslere geç kalsa sınıf başkanı olarak sınıfta dersi
başlatır ve eksikliğini duyurmazdım. Sağ kolum der ve benle
çok güzel ve özel ilişkisini her anlamda yaşardım. O yüzden
sıra bana geldiğinde iki duyguyu birlikte yaşıyordum.
Birincisi çok sevdiğim birinin bana fiziksel acı vermesinin
nasıl olduğunu bilmemenin korkulu merakı, diğeri ise
öğretmenimin bundan duyacağı utancı azaltmak duygusu.
Bilirsiniz o yaşlarda bazı yaşananlar unutulmaz, hep
hatırlanır. İşte benim yaşamımın unutulmazlarından birisi de
buydu. O kadar utanacağına şartlanmıştım ki korku duygumun
üstüne çıkan onu utandırmama duygum beni hiçbir şey olmamış
gibi korkunun izin verdiği ölçüde gülümsemeye çalışarak
gözlerine baktırdı. İlk defa öğretmenim benden gözlerini
kaçırdı, o hep bana cevap vermiş güven dolu gözlerini ilk
kez yakalayamadım, başka tarafa baktı. Bana bakamaması o
kadar dokunmuştu ki cetvelin ikinci dokunuşu ile hüngür
hüngür ağlamaya başladım. Bu yaşamımın ilk hayal
kırıklığıydı. Onun da gözlerinin yaşardığını gördüğümden
bütün gece ağlamayı sürdürdüm. Annem babam iki cetvelden bir
şey olmaz diyorlardı. Bense hep aynı cevabı veriyordum.
- Olur!
Aradan otuz yıl geçti, toplantılarda ve konferanslarda hep,
iki tane vurmaktan hiçbir şey olmaz diyorlar, bense aynı
cevabı veriyorum.
- Olur !
Bu kitabı okumaya başlarken önce şu konuda anlaşmamız gerek.
Her çocuk kendi başına bir birey. Bağımsız, kendi kişiliği
ve şahsiyetiyle bir birey. Yetişkinler olarak onlara
sunabileceğimiz sevgimizle birlikte olabildiğince iyi
koşulların yaratılması.
Ama
o kadar!
Eğer çocuklarımız bizim minyatürlerimiz ya da yarınlardaki
bizler olmalı diyorsanız sizinle uğraşmam gerekecek. Halbuki
ben dayak atan ve cinsel sömürü aracı olarak çocukları
kullanan kişilerle uğraşmak istiyorum. Yirmi yıldan beri biz
uğraşanların sayısı da artıyor ama onlar sanki seri üretim
gibi hızla çoğalıyorlar. Şiddeti uygulayanlarla savaşmak
için, istismarcıları önlemek için onlara karşı birlik olmak,
hep birlikte davranmak ilk kural.
Biraz okuyun bakalım, bana hak verecek misiniz görelim!
|