|
Çocuk Ve
Masumiyet
Midas denilince
akla ilk gelen şey, O’nun, dokunduğunun altın olmasını dilemesi ve elbette
eşek kulaklarının oluşmasıdır.
Başlıktaki
“masumiyet” kavramından yola çıkarsak, çok masum bir dilektir Midas’ın
dokunduğu her şeyin altın olmasını dilemesi. Üstelik, bunun gerçekleşmesi
için her şeyi yapar Midas.
Sevgili Frigya
Kralımız, akıllı olmasa da, kurnazlığını kullanan biridir. Ve ne yalan
söyleyelim, her ikisinin bedelini kendisi ödemiştir.
Günlerden bir gün,
köylüler bağlarında Dionisos’un sevgili dostu, yaşlı Silenos’u bulurlar.
Yolunu kaybetmis, yorgun düşüp bir asmanın altında uyuyup kalmıştır. Her
zamanki gibi sarhoştur. Köylüler onu tepeden tırnağa güllerle süsleyip
Midas’a götürürler. Böyle bir konuğa sahip olmak Midas’ı oldukça mutlu eder.
Sonunda düşlerini gerçekleştirecek bir armağan gibidir. Köylüleri ödüle
boğar, gönderir.
Silenos, Midas’ın
sarayında on gün on gece ağırlanır. Ne de olsa mutlu olması gerekir bu
ihtiyar konuğun. Hani kaz gelecek yerden…
Masum bir istektir
bu…
Sonunda Midas,
Silenos’un elinden tutar arabasına bindirir ve Dionisos’a götürür. Dionisos,
dostuna yeniden kavuştuğu için çok mutludur. Öylesine mutludur ki “Midas,
dile benden ne dilersen!” deyiverir. Midas’ın masum dileği çoktan hazırdır.
“Dokunduğum altın
olsun!” der bir hamlede, sözcükleri unutmamak için. Olur ya şaşırıverirse,
neler olmaz?
Dionisos, alaycı
gülümsemesiyle onun dileğinin yerine geldiğini söyler. Bu gülümsemenin
altında Midas’ın masumiyetinin tükenişi de vardır, çünkü Midas öyle bir şey
dilemiştir ki, sınırı yoktur. Bunu zaten yemek yemeye kalktığında öğrenir.
Üstelik bir de en sevdiği kızı ona gelip sarılıvermiştir. Midas’ın dokunduğu
her şey altındır artık.
Yeniden Dionisos’a
koşar Midas ve aman diler, “N’olur beni bu dertten kurtar” der. Dionisos
ona, Paktalos ırmağına gidip yıkanmasını söyler. Midas gider yıkanır.
Arınmıştır.
Masumiyet,
Midas’ın dileğinden yola çıkarsak, öyle pek cici bir kavram gibi durmaz
karşımızda. Aslına bakarsanız, Midas’ın dileklerini kim dilemez ki? Herkesin
dilediği niye masum olmasın ki? Olur mu ki?
İlk baktığımızda
ne denli masumdur değil mi Midas’ın dilekleri? Ama sürece bakarsak, bu dilek
öylesine korkunç bir gerçeği (insanın açgözlülüğünü) içinde taşır ki
böylesine bir nitelikten arınmak gerekir. Dionisos da onun arınmasını
sağlar.
Bir çocuk da
dokunduğu her şeyin çikolata olmasını dileyebilir. Ne kadar masum istektir
değil mi bu? Böyle bir öykü okumuştum. Çocuk baktığı her şeyin çikolata
olmasını istiyordu. Oluyordu da. Ama sonunda (öyküde Dionisos olmadığı için)
çocuk bu yeteneğinden kurtulmak için onu verebileceği bir çocuk arayıp
duruyordu. Hasılı bir arınma, yani masumiyete geri dönüş gerçekleşmiyordu ne
yazık ki.
William Golding’in
Sineklerin Tanrısı romanı, o döneme kadar baskın olan bir çocuk anlayışını
alt üst eden bir iddia içerir. Çocuk asla masum bir varlık değildir. Üstelik
bunu romanın örgüsü öylesine kanıtlar ki çocuğa bakışınız değişir. Çocuk
cinayet işler, yangın çıkarır, arkadaşlarını iktidar hırsıyla yok eder.
Sözün özü “çocuk asla masum değildir.”
Tek tanrılı dinler
çocuğu belli bir döneme kadar masum sayarlar. Ancak, Hıristiyanlık
başlangıçta buna pek izin vermemiştir. Çocuğun bir günah ürünü olduğunu
iddia etmiş ve bu nedenle çocuğun masumiyetini kabul etmemiştir. Aziz
Augustin, “Günahla tohumum atıldı, günahla annem beni karnında taşıdı, o
halde nerede ve ne zaman masum oldum sör?” diye seslenir. Vaftiz, bu
süreçten arınmayı temsil eder. Çocuk ancak vaftizden sonra masumiyetine
kavuşur. Ancak, süreç masumiyeti sonsuz kılmaz, hatta olabildiğince erken
bitirir bu masumiyet dönemini.
Dinsel
göndermeleri fazlasıyla yoğun olan Pollyanna’da, kız çocuğu masumiyetin en
üst örneğini temsil eder. Aslına bakarsanız “masumiyet ya da saflık” sembolü
olarak tanımlanmaya kalkılan Polyanna’nın normal koşullarda çok “salak”
(eminim çok kişi bu sözü söyledim diye kızmıştır; ama ne yapalım ki
gerçektir) bir çocuk olduğunu da söylemek mümkündür ancak, metnin alt
gerçekliğinde Pollyanna, çocuk değil, çocuk masumiyetine bürünmüş bir
melektir. Burada bir özdeşim talebi vardır.
Ömer Seyfettin’in
Kaşağı’sında, kahramanımız kırdığı kaşağının suçunu kardeşi Hasan’ın üstüne
atar. Baba öğrendiği ve içselleştirdiği geleneksel anlayışların etkisiyle
büyük oğlanın söylediklerine inanır. O büyüktür ve artık hata yapma dönemini
atlatmıştır. Oysa Hasan daha küçüktür ve hata yapacaktır. Bu önbilgi (yargı
değil) babayı yönlendirir. Bu yönlenme, hata yapabilmesi mümkün olan; ancak
çocuk olduğu için masum sayılabilecek Hasan’ın doğru söylemesi karşılığında
bağışlanmasını da kendi içinde saklı tutar. Ne yazık ki Hasan doğruyu
(babasının beklediği doğruyu değil) söyler ve bu doğru onun masumiyetini
ortadan kaldırır.
Hasan, hiç hak
etmediği halde cezalandırılır. Masumiyetin çöküşüdür bu. Oysa
içselleştirilmiş önbilgiler olmasaydı, belki de Hasan’ın suçsuzluğu
anlaşılacak onun masumiyeti arkasına sığınılarak yapılan eylemler de kendi
gerçekliği içinde çözümlenebilecekti.
Hasan öykünün
sonunda ölür. Geriye kalan suçluluk duygusudur artık.
İyi de, niye
masumiyet ve suçluluk duyguları içinde salınıp dururuz ki?
Bilmez miyiz
“masum değiliz hiçbirimiz”? (Sezen Aksu göndermesi)
Bilmez miyiz kendi
aklımızı kullanma cesareti göstermeyi?
Hadi masumiyeti
konuşalım.
Kendimizi masun
saymadan.
Kaynak
gösterimi: Neydim, N., www.0-18.org, Sen Islık Çalmayı Bilir misin?, Yazının başlığı, 2011
|