|

|
Diyorum ki ... |
|
Tanzer GEZER |
AİLELER SUÇLU DEĞİLLER
Bir
anne olarak yaşadığım onsekiz yılımı saymazsak, son yedi yılımı
çocuk ve gençlerle ilgili çalışarak geçirdim. İlk yıllarda
çocukların uzlaşma becerileri, öfke denetimleri, anlaşmazlıkların
çözümünde barışçıl yöntemleri benimsemeleri, adalet kavramını
anlamaları ve haklara saygıyı öğrenmeleri (moda terimiyle akranlar
arası şiddet) konusunu çalıştım. Ateşli Silahlar ve Kesici Aletler
Kanununa ve ilgili yönetmeliklerine muhalefet ettim. Yasa
tasarıları hazırladım, öneriler geliştirdim. Silah ruhsatı
alanlara zorunlu sigorta şartı getirilmesini önerdiğimde, bu iyi
fikir bundan iyi para kazanırız diyen emniyet mensuplarına
rastladım. Oyuncak silah kavramının oyuncak yönetmeliğinden
çıkartılarak ruhsata bağlanmasında emeğim büyüktür. Silah
lobisiyle kapıştım, tehditler aldım. Toplum içinde rastgele havaya
ateş açanlara MAGANDA lakabı takılmasında da katkım olmuştur.
Dışişleri Bakanlığı AGİT Daire Başkanlığı’nın danışmanı statüsünde
ve bir Vakfın yöneticisi olarak Birleşmiş Milletler’in
silahsızlanma toplantılarına katıldım, ülkeyi uluslararası
platformlarda temsil ettim. Ateşli Silahların Dolaşımı hakkında
Ülke Alternatif Raporunu yazdım ve Birleşmiş Milletler’e sundum.
Bu çalışmalarda hep gençlerin hukukun üstünlüğünü kabul etmelerini
ve empatiyi öğrenmelerini hedefledim. Çocuklar arasında şiddet
olmamalıydı. Haftalık köşe yazılarımda çocuğa “şiddet uygulama”
öğretisini verebilmek için samimi olmamız gerektiğini, evde ve
okulda çocuğa şiddet uygularsak, çocuğu istismar edersek çocuklara
bu öğretilerimizde başarılı olamayacağımızı vurguladım.
Çalışmalarımda medya hep yanımdaydı ve olmazsa olmaz şekilde
milletvekilleriyle ve kamu personeliyle işbirliği yaptım. Yedi
yılın ikinci döneminde bu defa tamamen gönüllü olarak çocuk
hakları üzerine çalışmalarım aynı tempoda ve aynı standartta
yürüdü. Ben kimmişim de ...
Şimdi Meclis’te akranlar arası şiddeti araştıran bir araştırma
komisyonu kuruldu. Uzmanlar, akranlar arası şiddeti çocuklara
soruyorlar ve araştırıyorlar. Yapılan ilk çalışma nasıl tespit
edildiği ilan edilmeyen 1.060 okullu çocuk örneklemle Milli Eğitim
Bakanlığı’ndan geldi. Çocuklara sormuşlar ve;
Ailelerin %54.9’u koruyucu, %31.5’i demokratik, %10.8’i otoriter.
Öğrencilerin %91.5’i televizyon izliyor, %71’i radyo dinliyor,
%81.6’sı yazılı yayın (ağırlıklı olarak magazin, spor ve oyun
dergileri) okuyor.
Öğrencilerin %43.8’i 1-2 saat/gün, %20.4’ü 3-4 saat/gün, %30.01’i
1 saatten az/gün televizyon seyrediyor.
İlköğretim
çağındaki çocuklar dizi, müzik, eğlence programları ile şiddet
içeren aksiyon filmlerini izliyor. Orta öğretimde ise listeye
dini programlar da giriyor(muş).
Öğrencilerin
%44.6’sı evde, %25.8’i okulda, %17’si komşuda ve %12.5’i internet
kafede internet ile buluşuyormuş.
Öğrenciler
medyanın şiddeti körüklediğini düşünüyor(muş).
Bu araştırma
hakkında soru işaretleri var kafamda tabii. Bu araştırmadan
hareketle
çocuklar arası şiddettin sorumlusu olarak medyayı ve çocukların
eline kumandayı veren aileleri sorumlu tutmalıyız görüşü
dayatılmakta. Buna hiçbir türlü katılmıyorum. Bu tarz sonucu
önceden biçilmiş araştırmaların hiç birisine rağbet etmiyorum.
Neden mi?
Özellikle son dönemde, şiddet, istismar, cinsel istismar, cinsel
sömürü konularında nihayet ortaya çıkabilen olgularda sebep olarak
gözler medyaya çevrildi. Medya gerçekten, çocukların eğitiminde
olması gerek anne-baba eğitimi ve ardından öğretmen eğitimi
çizgisinin ortasında yer aldı. İletişimde üst düzey seviyelere
gelinmesi bir yandan sevindirici olurken ve hayatın gerçeğiyken,
diğer yandan çocukları olumsuz etkilediği görüşünü uyandırdı.
Nispeten varlıklı ve psikoloğa para ayırabilen ailelerle çalışmaya
alışmış uzmanların kağıt üzerindeki, “çocuklar ebeveyn gözetiminde
televizyon seyretmeli, internete girmeli” ideal söylemi, artık
sabah 08:30 akşam 18:30 mesai sistemi ile çalışan, mesaiye gidiş
geliş en az günde iki saat harcayan anne-baba ve yarım gün okula
giden çocuklardan ibaret çekirdek aile ortamında, günlük yaşamda
pek de uygulanabilir bir gerçek olmaktan yaşam koşulları nedeniyle
çıktı. Uzmanlar, çocuğun eline kumanda vermeyen (öğreten değil
yasaklayan) aileleri ideal aile olarak gösteremektedirler.
Özellikle çocukların cinsel istismarı ve cinsel sömürüsü
konuşulduğunda, medyada yer bulan magazin programlarındaki ve
dizilerdeki sosyal yaşamı ve ihtişamı özleyen, sosyal yoksulluk
yaşayan çocuklarda sokağa kaçma ve akabinde çocuk pornosu ve
fuhuşu sektörlerinde obje olarak kullanılmaları gerçeği doğrudur.
Ancak, azımsanmayacak olguda çocuğa yönelik cinsel istismarın ve
sömürünün aile içinden ya da yakın çevreden
geldiği unutulmamalıdır. Diğer taraftan özellikle internet
aracılığıyla çocuklar belli bir bilinçle, şantaj ve tehditle
fuhuşa, pornoya ve uyuşturucuya itilmektedirler. Bazı insanlar
okul kapılarını bu nedenle mesken tutmuşlardır. Bunların organize
suçlar olduğunu belirtmeliyiz. Çocukların medyadan önce emniyet
birimlerince suç şebekelerinden ve çocuklarını cinsel açıdan
sömüren ailelerden, korumaları görevini yerine getirmeleri
gereklidir. Emniyet birimleri suçu önleme çalışmalarına ağırlık
vermelidir.
Ara
not : Sokak Çocukları Rehabilitasyon Derneği’nin çatısında
yönettiğim bir proje kapsamında kurduğumuz Çocuk Destek Hattına
gelen çocuk pornosu ihbarları emniyet birimlerine 2006 yılı
içerisinde sürekli iletilmiş, basın ayağa kaldırılmış,
milletvekillerine telkinde bulunulmuştur. Polisin son dönemde
çocuk pornosu suçlarına ağırlık vermesi işte bu etkin proje
yönetimi ve ekip çalışmasıyla mümkün olabilmiştir. Burada, bir yıl
içerisinde elektronik ortamdakiler hariç 638 adet yazılı basın
bülteni hazırlayarak, bunları basına iletmeme yardımcı olan Sabah
Gazetesi kökenli okullu iletişimci arkadaşım Zeynep’e çok teşekkür
etmek boynumun borcudur. Kendisi yarım zamanlı olarak yani yılda
130 gün çalışmış ve birlikte günde ortalama 5 basın bülteni
performansı göstermişizdir. Başarı büyüktür, gençlere ders
olmuştur diye umuyorum.
Çocuklar arası şiddet problemimizde medya ve aile harici suçluları
sıralamaya devam edelim.
Dünyada bugün, kız çocukların erken yaşta evlendirilmeleri ve
erken yaşta gebelik yaşamaları cinsel istismar olarak kabul
edilmekteyken, toplumumuzda var olan çocuğun cinsel sağlık ve
üreme sağlığı haklarını ihlal eden gelenek ve göreneklerden
korunmalarına yönelik çalışmalar yapılmasına acil ihtiyaç vardır.
Çocuk istismarı neredeyse bir kültür halini almıştır, çocuklar
birey olarak değil ailenin parçası olarak görülmektedirler.
Toplumun hiç bir kesimi çocukların hakları olduğuna dair bilgi
sahibi değildir, Birleşmiş Milletler’in Çocuk Haklarına Dair
Sözleşmesi’ni hiç duymamışlardır. Toplumun bu konuda
bilinçlendirilmesi ile hukuken Sosyal Hizmetler
görevlendirilmiştir. Sosyal Hizmetler, sivil toplumu dışlar
tutumlar sergilemektedir ve bu görevinin yerine getirilmesinde
topu sivil topluma atmakta ve başarısızlığını sivil toplumun
başarısızlığı olarak lanse etmektedir.
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ve dahi Milli Eğitim
Bakanlığı çocuklar kadar ailelerin eğitimini
gerçekleştirmelidirler. Başarılı olduklarını söyleyemem.
Standartlarının olmadığını, yeterli uzmanlarının da bulunmadığını
hepimiz biliyoruz. O zaman topu başkasına atmaktan yani ana
babaları ve medyayı suçlamaktan başka çare yoktur.
Bunlara kanmayalım ve gerçek sorumluları göreve davet etmekten
bıkmayalım. |