|

|
Diyorum ki ... |
|
Tanzer GEZER |
BU OKULUN YÖNETİMİ BENİM ELİMDE
Merhaba Arkadaşlar, kısa bir yaz arasından sonra yenilenmiş
sayfamızla tekrar birlikteyiz. Sizlerden ayrıyken çocuk gündemi
maalesef boş durmadı ve işkence, taciz, çocuk pornosu, kazalar,
töreler, akılsız kurşunlar manşetlerde sık sık yeraldı. Her biri
hakkında tek tek yazmak istedim, hepsini aklımda biriktirdim.
Şimdi yeniden yazma zamanı ve memlekette konu bulma zorluğu diye
bir telaş hiç olmuyor. Gündem geri dönüp bakmama gerek bırakmadı,
konu yine karşımda.
Haftasonu Prof. Doğan Cüceloğlu’nu dinledim. Değerler konulu bir
sunumu vardı. Yüz ile Can mukayesesi yaptı. Can’ı bastırıp Yüz’ü
güldürmenin motivasyon kaybolduğunda büyük patlamalara yol
açtığından, bunun da insanın hem kendisine hem de ilişkide
bulunduğu diğerlerine büyük hasarlar verebileceğinden bahsetti.
Niyetin şimdiki zamanda yapıldığını, hedefin yani motivasyonun ise
gelecekte olduğunu söyledi. Bir şeye niyet ederken hedefin çok iyi
tanınmış olmasının insana huzur vereceğini, risksiz olacağını
anlattı. Ve tesadüfen yazının konusu hakkında bir örnek verdi.
Boşta kalacağıma öğretmen oluvereyim niyetiyle hareket edenlerin
aslında hedeflerinin ne olduğunun farkında olmadığını ve zaman
içinde hedefin kötü tanımlanmış (boşta kalmamak) olmasından dolayı
Can’ın yıprandığını ve her türlü olumsuzlukta diğerlerine (örnekte
öğrencilere) zarar verilmeye (fiziksel şiddet) başlandığını
anlattı. Bireyin kendine uygun hedefe niyet etmesinin önemi büyük.
Uygun hedef koymak ve bu iyi tanınmış hedefe niyet etmek, herhalde
sıkı bir dürtü kontrolu gerektiriyor. Ortada kalmayayım, öğretmen
olayım (!)
Klasik “yeni eğitim ve öğretim dönemi başlıyor” şeklinde ifade
etmemeye kesin kararlıyım da umutları yok etmeyecek ama içimdeki
sıkıntıyı da insan gibi aktaracak bir cümle aradım yeni dönemi
vurgulamak için. Aklımda hep hedefin kişiye uygunluğu var. Şu
çıktı; Yine okullar açılıyor...
Yine
okullar açılıyor. Bu dönemlerde hep tecrübelerimi hatırlar ve bir
sonbahar hüznü yaşarım. Sonbahar hüznümün kaynağı muhteliftir ama
sizinle sadece, oğlumu her sabah okuluna uğurlarken buz gibi esen
balkonda dakikalarca arkasından bakıp üzüldüğümü hatırladım,
kısmını paylaşayım. Gün boyu içim sürekli sıkılır, akşam oğlumun
sağ salim bana gelmesi için dualar ederdim. Çocuğumu okula
yollamaktan korkmuşum. Ama çok da haklıymışım. Burada okuldan
kasıt üst düzey özel bir okuldan, Bağdat caddesinin göbeğindeki
devlet okuluna kadar geniş bir yelpazedir.
Başbakan’a ve çocuktan sorumlu bakan ile eğitimden sorumlu bakana
göre eminim münferit olaydır ve toplumun sinirini germeğe ne gerek
vardır ama flört ettiği kız arkadaşının elini okulun bahçesinde
tuttuğu için okul müdüründen, kızın babasından ve polislerden
dayak yiyen (görüntü kayıtları mevcutmuş) gencin gazetede
kendisini yetiştiren babaannesine bakıp kendimi hatırladım.
Kendimi hatırlayınca eh bana göre olay münferit değil. Babaanne
hesap sormuş okulun müdürüne “Torunumu neden dövdürdün?” diye.
Cevap komik ama beklenen, “Dövdürdüm, sana ne oluyor. Bu okulun
yönetimi benim elimde.” Burada kendimi sansürledim. Sanmayın
literatür eksik kaldı.
Doğal olarak dayak olayının gerçekleştiği okul müdürünün
odasındaki görüntü kayıtlarına herkes itiraz etmiş ve birbirlerini
şantaj yapmakla suçlamışlar. Dayağı yiyen genç yargıya başvurmuş,
baba-anne “Bu olaya karışan bütün yetkililerden şikayetçiyim”
demiş. Bu arada ses, görüntü, cep mesaj, cep ses ve elektronik
posta kayıtlarına kurban olayım da yanlış ellerde kurban da
olunuyor, malumunuz.
Hangi birini eğitelim? Eğitimcileri mi, polisleri mi, kızın
babasını mı? Aklımda hep Yüz’ün güldüğü, Can’ın bilendiği, hedefin
bireye uygun olup olmadığı var. Niyet ile hedef arasında bilgi
edinme ve harekete geçme de önemli tabii. Okul müdürü acaba
öğretmenlik kadına yakışır, memurluk iyidir diye mi hedefini seçti
yoksa çocukları çok sevdiği, onlarla iyi iletişim kurabildiği,
meslek kendisine uygun olduğu için mi? Cevabı siz biliyorsunuz.
Şimdilik, okullar yine açılmadan şu duygulara tercüman olayım:
Çocuğumu dövemezsiniz, ne eti ne kemiği ne sizin ne benim. O bir
insan, o bir birey. Çocuğumu döverseniz bana çok fena şeyler
oluyor.
“Okulun yönetimi benim elimde” zihniyeti gerçekten kimilerine
yakışıyor maalesef. İnsanın saçına başına, kılığına kıyafetine
(jestler ve mimikler dahil) bakıyorsunuz ve o kişiden bunun aksini
bekleyemiyorsunuz. Portre ben buyum diye bağırıyor. Belli ki
kendisi de öyle yetişmiş ve öyle öyle yetişmiş ki gördüğü
muameleyi hak ettiğine kanaat getirmiş. Şimdi artık o da dövecek.
Kimi? Çocukları. Öğretmenlere laf geçirebilen devlet okulu müdürü
görmedim de. Ancak çocuklara ve velilere sökmekteler.
Okulun yönetim kadrosunda çocuklara hizmet vermekle görevli olan
insanlara okulun yönetiminin kendi ellerinde olmadığını, bunun
üstünlük kazandırmadığını nasıl anlatırız acaba? Motivasyonlarının
kaynağı olan hedeflerinin yanlış olduğunu anlayana kadar ya
birileri zarar görürse. |