KAN DAVASI
Bir Tahsin vardı, bir Tahsin artık yok. Tahsin, eminim kan
davasını sizden benden daha iyi biliyordu. O, 16 yıla sığan
yaşamının her döneminde kan davasından haberdar edildi ve bu
şekilde büyüdü. Ölmeseydi belki de bir gün öldürmek zorunda
kalacaktı. Peşinden ağlayanları seyrettim, Tahsin’in kanı
yerde kalmayacak yemini edişlerinden irkildim. Aklıma aşiret
reisi ne derse o olur lafı geldi.
Tahsin’in ailesi yine ve yeniden adam öldürmeye yemin ettiler.
Tahsin’in ölümüne onlar sebep olmamışlar gibi. Eh, Tahsin
neden öldürüldü? Öldürüldü çünkü aile büyüklerinden biri
Tahsin’i öldürenlerin ailelerinden birini öldürmüştü. Şimdi
ağlamaya ne hakları var ama ağlıyorlar. Tahsin’e kıyanlara
lanet ederken aslında kendilerine de lanet etmeliler.
Aşiret reisi ciddi olarak ilgimi çekti. Adam öldürmeyeceksin
deyince kimse kimseyi öldüremez. Peki bu adam neden böyle
buyurmuyor dersiniz. Eminim eğleniyordur da feodal küçük
dağının zirvelerinde. Bu payeyi ona verdikleri için rahatsız
da olmuyordur. Yedi ceddi bu şekilde yaşamlarını kazanmıştır.
Cahilleri sömüre sömüre... Gerçi aşiret reisi küçük dağları
ben yarattım edasıyla geziyordur, babası, dedeleri de
gezmişlerdir, ama bilsinler ki büyük dağları ben yarattım.
Bu lafı ben mi etmeliyim. Olabilir, silah alırsam... Ama
almaya hiç niyetim yok. Bu iş benim işim değil. İşi olanlar
neredeler bilmiyorum. Varlıklarını hissetmiyorum. Toplumdaki
korkmuşluğun, sinmişliğin, Tahsin’lerin çığlıklarının
farkındayım elbette ama ilgililerin neyin farkında olup neyin
farkında olmak istemediklerini anlayamıyorum. Suç işlenince
yargıya intikal ettirmek emniyet birimlerinin görevi. Kaç
faili meçhul olgu var diye düşündüm hemen. Ama tabii suçu
önlemek gibi de bir asli görevleri var yasaları gereğince.
Suçu önlemek için cezaları arttırmanın pek de yararlı olduğunu
söyleyemeyeceğimize göre gerçekten kan davası ilkelliğini
önlemek için ne gibi önleyici tedbirler aldıklarını merak
ediyorum.
Bir televizyon programına katılmıştım. Bireylerin
silahlanmalarını konuşuyorduk. Türkiye’nin önde gelen
hukukçularından birinin Devlet beni korumuyorsa ben kendimi
koruyacağım tabii başka ne yapılabilir dediğine şahit
olmuştum. Belindeki silahla o da küçük dağları ben yarattım
edasındaydı. Küçük olup da büyük değer bulanlara kızgınım ama
asıl o küçüğe büyük değer verip sırnaşanlara tahammülüm yok.
Çok şaşırmıştım tabii ve sordum, eğer gerçekten böyle
düşünüyor ve hukuk devletinde yurttaşın elinde silahı
savunuyorsanız, siz çoktan işsiz kalmalıydınız, nasıl oldu da
hala hukukçuyum diye geçiniyorsunuz... Cevabı yüksek sesle
konu dışı bir iki azar olmuştu. Başka bir tür cevap
beklediğimi de söyleyemem kendisinden. Beni yanıltamadı.
Ortalık küçük dağları yarattığını sanan feodalcilerin
varlığına rağmen büyük dağları ben yarattım edasıyla gezinen
mevki sahipleri ile dolu. Bu yapmacık büyük dağlar hangi
dağlar acaba?
Kadının başının örtüsü onları gerdi ama Tahsin’lerle ilgili
tık yok. Tahsin’i düşünen, düşüren, yaşamından eden ağaların
karşısında nedense pek bir ezik duruluyor. Belki de içlerinden
keşke kan parasında anlaşsalardı da bizi yormasalardı bile
diyorlardır.
Yasalarımız gereği
Tahsin'i öldüren ağır ceza alacak. Yaşı küçükse almayacak.
Yine yasa gereği cinayeti işleyenin yakınları, komşuları da
azmettirmeden dolayı ceza almalılar ama tabii fail kimse
azmettirmedi derse hemen inanırız. Merak ettiğim aşiret reisi
ne ceza alacak ya da alacak mı? Yoksa bu olay da münferit ve
sosyal risk kapsamında bulunmayan bir olgu mu (!!!).
...
Bu yazıyı yazarken bir yandan da haberleri dinlemekteydim ve
şaka gibi ama işte bir kan davasında daha biri 14 diğeri 15
yaşında çocuklar gözaltına alınmışlar. Kaymakam öyle dedi.
Tesadüfün böyle lanetlisi de olur mu? Televizyonu kapattım ve
yazıyı da bitiriyorum. Veriler falan yazsam ne olacak.
Kimsenin parmağı oynamıyor. Yazının yarım kalmış havası
isyanımın kelimelerinden daha iyicedir.