TÜRKİYE'DE
KADINA BİÇİLEN YENİ GÖREV
Çocukluğumdaki aile profillerine baktığımda kadın evde oturur,
çocuk bakar ve ev işleri ile uğraşırdı. Evin işletilmesinden,
ev ekonomisinden sorumlu fert kadındı. Çocuklar okula giderdi
gitmesine ama kızlar nasılsa eş ve anne olacakları için temel
eğitimden sonra ya okulu bırakırlar ya da biçki dikiş, nakış,
yemek gibi kurslara giderler ailelerine bakma mesleği
edinirlerdi. O zamanlar ev kadınları bu işleri sosyal
güvenceden uzak yaparladı. Sonraları BAĞKUR, ev kadınlarına da
hizmet vermeye başlamıştı. Ailelerde üç çocuk modası vardı.
Babalar ev-dışı işlerle ilgilenir, para kazanırlardı. Hayat
müşterekti. Herkes halinden memnundu. Sonraları bu hayat
müşterektir lafı, kadın hem ev-içi hem de ev-dışı işlerde
çalışır, erkekler işsiz ne yapsın evde oturur anlamına haiz
oldu.
Derken Doğu’da ve Güneydoğu’da belli telaşlarla üreme arttı.
Kadın çok doğurmalıydı ki yeni yeni oylar yetişsin, yeni yeni
savaşçılar üretilsin. Terör hayatımıza girdikçe yöre halkı
korunma amaçlı da üremeye başladı. Ne kadar çok insan varsa o
kadar çok eli silah tutan olur denklemi gündeme geldi. Ailede
artan çocuk sayısı eve gelir getiren sayısını da arttırmıştı,
bu iyiydi. Bir dönem için. Sonra kırsalda geçim sıkıntısı
başladı. O kadar çok çocuk vardı ve kısıtlı alanda
gerçekleştirilen tarım ve hayvancılıkla elde edilen gelir
bunların boğazına yetmiyordu. Göç başladı.
İnsanlar akın akın büyük şehirlere koştular. O zamanlar
gerçekten İstanbul’un taşı toprağı altındı. Her gelen
vasıfsız işler buluyordu. Ancak, kısa zamanda asgari ücretin
onca nufusa yetmediğini anladılar. İlk insan kaynağı olarak
kadının ev-dışı işlerde çalışması gündeme geldi. Göçle gelen
ailelerin kadınları temizlik işleri yapmaya başladılar.
Başladılar başlamasına ama bu ailelerin çocukları evde
sahipsiz kaldılar. Hatırlıyorum da gazetelerde “beş küçük
çocuğunu eve kilitleyip temizliğe giden anne akşam eve
döndüğünde çocuklarının yanmış cesetleriyle karşılaştı” gibi
haberlere sık rastlanıyordu.
Ebeveyn kontrolünden uzak kalan çocuklar okulu asmaya
başladılar, sokaklarda başıboş oynamaya daldılar. Bu arada
teknoloji geliştikçe insan yaşamı süresi artmaya başladı.
Ekonomi geliştikçe ve özellikle Özal döneminde serbest ekonomi
politikaları benimsendikçe kadınların ev-dışı işlere kayması
sözkonusu olmaya başladı. Kadının ev-dışında çalışması ayıp
karşılanırken, kadınlar yepyeni insan kaynakları olarak iş
gücüne katılmaya başladılar.
Çalışma saatleri uzadı. Anneler ve babalar eve hava
karardıktan sonra girmeye, çocuklarından önce karanlıkta evden
çıkmaya başladılar. Çocuklar kendileri giyinip, kendileri
kahvaltı edip, kendileri okulun yolunu tuttular. Çocukların
bakımında aksaklıklar görülmeye başlayınca yeni bir istihdam
kolu açıldı. Anneler ev-dışı işlerde çalışırken çocukların
bakımını üstlenen teyzeler ve ablalar istihdam edilmeye
başlandı. Annelerin eğitim seviyeleri maalesef düşüktü ve
sosyal düzenlemeler doğru dürüst yapılmadığından, Devlet eli
ile kadınların maaşları düşük tutuldu yani kadınlar ev-dışı
işlerde çalışırken hak ettikleri maaşları alamadılar.
Kadınlar düşük maaşa çalışıp az sosyal güvenlik primi
ödüyorlardı ama yaşlandıklarında en az erkekler kadar sağlık
hizmetlerinden yararlanmaları gerekiyordu. Sosyal güvenlik
sistemi düşük prim ödeyen insan kaynaklarının şişmesi
neticesinde alarm vermeye başladı. Önlem olarak önce daha çok
kadının işgücüne katılması teşvik edildi. Ama bunlar da
ekonomiye düşük prim ödeyenler olarak katılıyor, durumu
giderek daha vahim hale getiriyorlardı. Artık kaostan
bahsetmeye başlayabiliriz.
Kadınlar hem ev-içi hem de ev-dışı işlerde çalışmaktan
yorulmaya ve bu yorgunluğa rağmen erkeklerden az kazanmaya
devam ettikçe ülkemizde feminist akım kendini göstermeye
başladı. Feminist akım dünyada bizden çok önce başlamıştır.
Bizde çok daha sonraları. Aile-içi şiddet, çocukların suça
itilmeleri, çocukların sokağa kaçmaları, çocukların sokakta
çalıştırılmaları, madde bağımlılığı gibi sorunlar sıra sıra
kapımızı çalmaya başladılar.
Sosyal güvenlik sistemi doğru dürüst işletilemeyince iflası
gündeme geldi ve Devlet emeklilik yaşını yükseltmeyi marifet
bildi. Avrupa böyle yapıyordu, bir bildikleri olmalıydı. Doğru
bir yöntem olmalıydı bu. Ama bize uymadı. Çünkü bizde genç
nufus başta anlattığım sebeplerden dolayı artıyordu. Onların
istihdam durumlarını kimse düşünmedi. Avrupa’da ise genç nufus
daralıyordu ve işler yapılmak yani insanlar ileri yaşlarına
kadar ekonomi içerisinde tutulmak zorundaydılar. Avrupa bunun
yanısıra aileleri çocuk sahibi olmaya teşvik etmeye başladı.
Çocuk sahibi olan ailelere hediyeler ve çok ciddi rakkamlar
ödemeye başladılar.
Size çok yakından bir örnek, oğlum Viyana’da doğdu. Hastane
odası yeni doğmuş bir bebeğin ilk altı aylık bakımı için ne
alet, edevat, tekstil, besin gerekiyorsa hepsiyle tıklım
tıklım dolmuştu. Sivil toplum kuruluşları yeni bebeğe ve
annesine çiçekler, oyuncaklar hediye etmeye başlamışlardı.
Normal doğum sonrası hastanede sekiz gün tutuldum. Bunun belki
iki günü sağlık nedeniyle olduysa diğer altı günü çocuğuma
nasıl bakmam gerektiğine dair aldığım uygulamalı eğitimler
içindi. Oğlumun aşıları, ilk altı aylık ücretsiz doktor
kontrolü randevuları, bana en yakın sosyal hizmet uzmanının
telefon numaraları, sivil toplum kuruluşlarının adresleri ve
tel numaraları, belediyenin çocukla ilgili ürettikleri
hizmetler hakkında bilgilendirme kitapçığı, eşimle akşam
sefası yapmak istersek diye gönüllü büyük annelerin telefon
numaraları, kutlama için şampanya ve çikolata ile kocaman bir
ayı oyuncak içeren çok zevkli hazırlanmış bir paket de hediye
etmişlerdi. Pakette ayrıca oğlumun, kimliği, oturma izni ve
sağlık karnesi de mevcuttu. Bunlara müracaat etmek için o
resmi merci senin bu resmi merci benim başvurularda bulunmak,
itilip kakılmak zorunda kalmamıştım. Toplum her katmanıyla
bana ve çocuğuma sahip çıkmıştı. Avusturya vatandaşı da
değildik.
İşte maalesef işler bizde böyle değildi. Kadınların aktif
işgücüne yoğun fakat düşük ücret ile katılımı bizi sonlara
getirmişti. Yoksulluk başladı. Yoksulluk her dönemde vardır
ama daha geniş kitlelerin yoksulluğundan bahsediyorum.
Kadınlar kazandıklarını bakıcılara harcıyorlardı veya
çocuklarını risk altında bırakıyorlardı. Ev-dışı
çalışmalarından dolayı tüketimleri artmıştı, ekonomiyi
büyütmüşlerdi ama büyüme ile kadınların çalışma koşulları
birbirini destekler nitelikte değildi.
Aileler parçalanmaya başladı. Mesele daha çok uzatılabilir ama
kısa kesmek gerekirse toplumda her türlü dinamikler değişti.
İnsanlar yaşlılıklarında da çalışmak zorunda bırakılınca,
gençlerin istihdamı suya düştü. Genç işsizler ordusu kavramı
gündemde yer buldu. Aksi olsa şaşılırdı. İşsiz kadınlar
evlerine geri döndüler ve çocuklarına bakmaya başladılar. Ya
da işsiz babalar evlerine geri döndüler ve çocuklarına bakmaya
başladılar. Standartları artacağına düşmeye başladı. Sosyal
cinnetler yaşanır oldu.
Türkiye’nin nufusunun arttığı çok doğru. Doğu’da ve
Güneydoğu’da çok çocuklu aileler yoğun hala ama artık eskisi
gibi 9-10 çocuklu ailelere çok sık rastlanmıyor. Beş ve beşten
fazla çocuklu ailelerin yüzdesinde düşüş kaydediliyor. Bir
proje kapsamında 10 ilde 10.000 örneklemle yaptığım
araştırmaya göre ailelerin %20,7’sinde çok çocukluluk
görülüyor. Yeni nesil artık dört çocuktan fazlasını istemiyor.
Bu sayı giderek daha düşecek. Çünkü gençler özgürlüklerinin
keyfini çıkartma peşindeler, haklarının daha bir farkındalar,
yoksulluktan artık iyice dibe vurmuş durumdalar. Yani çok
çocukluluk giderek terkedilmek zorunda kalınan bir kavram
olarak artık karşımızda duruyor.
Evet, Başbakan’ın da dediği gibi yakın zaman içerisinde
Türkiye’nin nufusunda azalma yaşanacak. Genç nufus giderek
azalacak. Kendisi insan kaynaklarının yaşam sürelerini, eğitim
alma ve üretime aktif katılma sürelerini göze alarak mı her
aile için üç çocuk dedi bilemeyeceğim ama her türlü gösterge
üç çocuklu aileler yapısına işaret eder nitelikte
Bu nedenle, Başbakan’ın son çağrısı Sağlık Bakanı’nın
yapabildiğiniz kadar çocuk yapın çağrısından daha akıllıcadır.
Üç çocuk ... Bunlar kısmetleriyle doğar. Evet, bu da doğrudur.
Çünkü, Doğu, Batı, Kuzey ve Güney’de herkes üç çocuk sahibi
olursa nufusta düşüş olmakla birlikte, alt yapı açısından
sağlık hizmetlerine, eğitime ulaşım daha bir kolaylaşır, gayri
safi milli hasıladan kişi başına düşen pay artar. Refah
seviyesi artar. İşgücü açısından ise işsizliği kısa vadede
azaltabilmenin en kolay yolu kadınları yeniden ev hanımı
mesleğine yönlendirmektir. Burada bir kadın erkek
ayrımcılığından bahsetmek doğru olmaz. İşletme mantığı kadın
çalıştırmak rantsa kadını çalıştırmaktan, erkeği çalıştırmak
rantsa erkeği çalıştırmaktan yana bir mantık ile işler.
Bir de göçle gelen ailelerin tarıma yönlendirilmeleri meselesi
var. Bu da ekonomide belli bir sektörün canlandırılmasıyla
işsizliğin önünün alınması anlamına gelir. Yazı böylece uzar
gider.
Sonuç itibarıyla, Başbakan’ın üç çocuk çağrısı, nufusun,
ekonominin, uluslararası politikaların işletilmesi açısından
doğrudur ama öncelikle altyapının tesis edilmiş olmasının
önemi büyüktür. İhmal ve istismar olur o yüzden çok çocuk
yapmayın, fakirlik de var sakın ha çocuk yapmayın yaklaşımı
ise düz ve tek bir sorun odaklı olmasından kaynaklı pek de iyi
planlanmış bir işletme olmaz.
Kadınlara vasıf kazandırmadan aktif iş gücüne katarsanız işte
olacağı bu olmuştur. Vasıf kazanmış kadınların ekonomiye
katkısı büyük olacaktır ama vasıfsız olanların ekonomiye
katkısı hem sosyal güvenlik hem de diğer sosyal konularda
negatiftir.
Başbakan’ın kadınlara yeni biçtiği ev hanımlığı görevi işletme
açısından mantıklı olmakla birlikte bunu türbana ve kapalı
toplum yapısı gereklerine oturtarak yapmaya çalışması çok
yanlıştır. Kadınlar ev hanımı mesleğini icra ederken sosyal
güvenceleri mutlaka sağlanmalı, emeklilik hakları olmalı ve
kişisel gelişimleri üzerine ciddi kafa patlatılmalıdır.
İşletme; mevcut ulusal, uluslararası politikalar, hukuk
düzeni, ekonomi ve sosyal durum gereklerine göre hamlelerin ve
risklerin hepsini önceden düşünmeyi zorunlu kılar.
Hem zaten Başbakan arzu ediyorsanız üç çocuk yapın dedi.
Matematik bu konuda kendisine katılmamı gerektirdi. Diğer
taraftan doğrudur, aile çocuk yapmazsa ortada istismar edecek
çocuk kalmayacağından çocuk istismarı olgularının sayısında
akıl almaz bir düşüş yaşanır. Ama bu, çocuk istismarını
önledik, başarılı olduk anlamına gelmez. Arzu edilen, tüm
ailelerin üç çocuğa refah içinde bakabilecekleri seviyeye
ulaştırılması ve çocuk istismarının kötü bir şey olduğu
öğretisinin aileler tarafından içselleştirilmesidir.
Not : Anladınız eminim ama anlamayanlar mutlaka olacaktır, o
yüzden yazmak ihtiyacı hissettim. Burada bahsi geçen kadınlar,
üniversite eğitimi almış, iyi yetişmiş, üretken ve emeğinin
karşılığını dört dörtlük alan kadınlar değil. Konu edilen
kadınlar, evde ve işte köle edilmiş kadınlardır.