ÇATIŞAN
ÇOCUKLAR
14 Ağustos 2000, sabah saat 09:30. Kafamı kaldırdım ve yüksek
binaya baktım. En üst katında çalışmaya başlayacağım. İlk defa
sivil toplum yani üçüncü sektörde çalışmaya adım atacağım.
Ayaklarım yürüdü binaya doğru, içim buruk. İki gün önce özel
sektördeki çalışmamı sonlandırdım. En son bir enerji
santralinin inşaasında çalışmış ve yorucu, sinirleri
yıpratıcı, arka arkaya günler geceler devam eden uzlaşma
seanslarını tamamlamıştım. Sözleşme okumaktan, sözleşme
yazmaktan, sözleşme işletmekten, hakem duruşmalarından,
uzlaşmalardan, mahkemelerden, taşeron, mühendis ve
avukatlardan, sözleşmelerin maddeleri arasında çıkar yol
aramaktan içime fenalık gelmişti. Sözleşmeleri kilo ile
belirtirdik. En son işlettiğim 80 kiloluk bir sözleşmeydi.
Sürmenaj oluyorum, artık bırakmalıyım demiştim. Daha rahat
işlerde çalışırım, sosyal hayatıma daha çok zaman
ayırabilirim, yepyeni bir sektörde kariyer yaparım demiş,
kendimi ikna etmiştim. Uzlaşma biliminin, bence hem sanat hem
de bilimdir çünkü edası da çok önemlidir, yani müzakereciliğin
en üst seviyesinde kariyer terk etmek ve yepyeni bir sektöre
sıfırdan adım atmak cesaret istiyormuş. Bakalım beni neler ve
kimler bekliyordu. Üçüncü sektöre adımımı atarken işte bunları
düşünmüştüm. Binanın güvenliğinden içeri adımımı attım ve çok
büyük hayallerle özel sektörü arkamda bıraktım.
Bir sivil toplum kuruluşunu yönetmek sorun değil, bir
işletmeci için çok basit. Ama her işletmede olduğu gibi
işletmenin misyonunu çalışmış olmak şartı var. Bu sefer hedef
iki yıl içerisinde 60 milyon Doların üzerinde bir maliyetle,
yüzlerce işçi, onlarca taşeron, onlarca mühendisle bir enerji
santralini devreye sokmak ve işte bilmem ne kadar Dolar kar
elde etmek değil. Bu sefer toplumu silahsızlandıracağız.
Hemen çalışmaya başladım. Baktım ki dünyanın pek çok ülkesinde
kolluk güçlerinden çok yurttaşların elinde silah var. Yasa ne
buyuruyor inceledim. Şok oldum. Yasa değişmeliydi hemen not
aldım. Silah ruhsatlarını emniyet birimleri veriyordu. Bu
adamlar değil miydi canımızı malımızı korumakla mükellef olan.
Burası bir hukuk devleti değil miydi. Neden ona buna silah
ruhsatı veriyorlar, devlet erki birbirlerine silah hediye
ediyorlar, özel sektörden silah hediyelerini kabul eden
başbakan acaba bizim mi? Emniyet silah ruhsatı veriyor ve
harçlarını kendi bünyesine gelir kaydediyordu. Ne kadar çok
ruhsat verilirse o kadar çok para kazanan merci bizi kendisi
korumakla mükellef bir merci değil miydi? Bireysel
silahsızlanma kavramı tanımlanmamıştı bile.
Bunları hazmetmeye çalışırken ve nasıl düzeleceğini planlarken
Birleşmiş Milletler’in Çocuk Hakları Sözleşmesi ile tanıştım
ilk defa. Sözleşmenin önsöz kısmında
Acil
Durumlarda ve Silahlı Çatışma Halinde Kadınların ve Çocukların
Korunmasına ilişkin Bildirinin hükümlerine atıfta
bulunuluyordu. Hemen ilgimi çekti ve deşmeye devam ettim.
Sözleşme
Madde 38 - 3., “Taraf Devletler, özellikle onbeş yaşına
gelmemiş çocukları askere almaktan kaçınırlar. Taraf
Devletler, onbeş ile onsekiz yaş arasındaki çocukların silah
altına alınmaları gereken durumlarda, önceliği yaşça büyük
olanlara vermek için çaba gösterirler.” demişti. Bu madde
hemen değişmeli diye düşünmüştüm. Çocuk ve silah olacak iş
değildi. Ele silah alma, askere alınma alt yaş sınırı 15’tir
diyordu merci. Memleketi halletmiş Birleşmiş Milletlerin
Sözleşmesini değiştirmeye kafayı takmıştım.
Sözleşme
Madde 38 - 4.’de, “…Taraf Devletler, silahlı çatışmadan
etkilenen çocuklara koruma ve bakım sağlamak amacıyla mümkün
olan her türlü önlemi alırlar.” da deniliyordu. Bir de
Çocuk Haklarına
Dair Sözleşme’ye Ek Çocukların Silahlı
Çatışmalara Katılmaları İle İlgili
İhtiyari Protokol karşıma çıkmıştı.
Bunları okuduğumda bizde çocuklar savaşmıyorlar, silah
taşımıyorlar diye şükretmiş, durumun böyle kalması için
yurttaşlık, hukuk devleti, öfke denetimi, uzlaşma yöntemleri,
adalet ve kanun, barış konularında çocuklara ve yetişkinlere
eğitimler vermenin gerekli olduğunu not etmiştim. O aşamada
çalışmalar barışı kazanmaktan ziyade barışı korumak odaklı
olmalıydı.
Burada sevgiyle anıyorum Brezilya’lı Antonio Banderas’ı. Bana
açtığı ufkun değeri sonsuzdur. Kendisini en son NewYork’da
görmüştüm. Şanslı olduğumu çünkü Türkiye’de savaşan,
çatışmalara katılan çocukların henüz bulunmadığını anlatmıştı.
Memleketimizin halini en az benim kadar biliyordu.
Diğer taraftan silahla intihar eden/ettirilen çocuklar, silah
kazasına (!) kurban giden çocuklar, silahla öldürülen, silahla
öldüren çocuklarımız vardı. Medya silah sıkanlara maganda
özrünü yapıştırıp geçiyordu. Kaza kurşunu kavramı yaygındı ve
yasada yeri vardı. İlk iş kaza kurşunu hafifletmesini
halletmek olmalıydı. Kaza kurşunuyla (!) yılda 360 çocuk
ölüyordu. O gün bugün Ateşli silahlar kanununun bir takım
maddeleri değişti. Yeni Türk Ceza Kanunu gerekli düzenlemeleri
yaptı; Silah bulunduruyorsan tedbir alacaksın ve adam
öldürmeyeceksin. Öldürürsen buna kaza denmeyecek. O zamanlar
trafik canavarına kızını teslim eden Boray Uras’ı tanımıştım.
O da trafik kazalarından yakınıyordu. O da başardı, şimdi
trafikte de “ah pardon kazayla oldu” yerine tedbir almamak
suçu var. Bu ve bunun gibi başarılar elde edildi. Silah
ruhsatı sayısında giderek azalma yaşandı. Biraz biraz parmağım
olduğu için mutluyum. Kazanım sahipleri bunu hiçbir zaman
bilmediler ama ülkemizdeki silah lobicileri beni çok iyi
tanıdılar. İnanın çok iyi tanıdılar... İşte ben buna üçüncü sektörde kariyer yapmak derim.
Şimdi yıl 2008. Güneydoğu’da ve Doğu’da çocuklar
savaştırılıyor. Çocukların eline taşlar, sopalar veriliyor.
Çocuklar güvenlik güçlerinin karşısına ön saflarda sürülüyor.
Kimi aydın (!) bu çocuklara müdahale eden güvenlik güçlerine
veryansın ediyor, bu çocuklardan sorumlu anne-babalara hiç
kabahat bulmuyor. Devlet, her zaman olduğu gibi sadece
anne-babalara kabahat buluyor. Sosyal Hizmetlerden sorumlu
bakan bu çocukların tespit edilerek kurum bakımı altına
alınmasına dair herhangi bir adım atmadığı gibi konudan
bahsetmesi gerektiğini bile bilmiyor. Bu savaştırılan
çocuklardan daha fazla risk altında olanları yoktur herhalde.
Çocuk Hakları Sözleşmesinin gelişim ve korunma ilkeleri bol
bol konuşulsa da katılım ve yaşama ilkeleri pek sansasyonel
olmadığından mıdır nedir uzmanların da ilgisini çekmiyor,
çekmemiş.
İşte geldiğimiz nokta budur. Çocuklar, hem de 7-8 yaştan
başlamak üzere çatışma alanlarında boy gösteriyorlar. Önlem
almak için birşeyler yapıldı mı? Hayır.
Yaklaşık 8 yıl önce bizde yok diye şükrettiğim savaşan/çatışan
çocuklar meselesi bugün karşımda sorunların en büyüğü olarak
duruyor. Çocuklarımız savaşın/çatışmanın ortasına atılıyor.
Emniyetin verilerine göre 2007 yılında sadece Van ilinde 300
den fazla çocuğun ve kadının terör olaylarına karıştığı tespit
edilmiş. Çocuklar tespit edilmiş de ne olmuş. Ceza ehliyetleri
yok, yine ve yeniden ailelerine teslim ediliyorlar. Hani
bunlar rehabilite edileceklerdi, hani koruma altına
alınacaklardı. Hani Sözleşmenin 38. maddesi…
Hani ben …
Hani hayallerim …
Hani kariyerim …