RÖNESANS VE ÇOCUK HAKLARI
Rotterdam’lı Erasmus Rönesansla birlikte ortaya çıkan hümanizm
akımının yaratıcılarından ve en büyük temsilcilerinden biri
olarak bilinir. Yaşadığı dönemde Papalığın düşünceler üzerinde
kurduğu hegamonyaya karşı çıkmasıyla tanınan Erasmus, bugünkü
orta öğrenime denk bir eğitimin ardından dini makamlardan
“cübbe giymeme” izni alarak kendisini bilime adamıştır.
Çarpıcı görüşlerinden olan, “güzel sanatların ve bilimlerin
yayılması, Avrupa’nın ortak bir sanat ve bilim anlayışının
çatısı altında birleşmesi, hümanizmin birinci koşuludur”
söylemi, Avrupa Birliği’nin gösterilen kuruluş nedenidir.
Peki, bizde durum nedir? Hangi açıdan? Hümanizm açısından.
Geçmişinde bir Mevlana, bir Pir Sultan Abdal olan ülkemizde
hümanizm bilinci günümüze kadar maalesef geliştirilememiştir.
Aslen, demokrasinin ruhunda hümanizm bulunmakla birlikte
yurttaşlık bilincinin altında hümanist bilincin yattığı
anlaşılamamıştır. Demokrasimizle ne yapmak istediğimize karar
verirken öncelikle insanın değerli olduğu fikrine kendimizi
alıştırmalıyız. İnsana sadece insan olmasından dolayı değil
yurttaş olması nedeniyle de saygı duymamız gerektiğini
öğrenmeliyiz. Ortak yurttaşlık arenasının dışında farklı
farklı olduğumuzu bilmeli ve buna saygı duymalıyız.
Farklılıklar arasında uzlaşma olmasını beklememeliyiz. Çünkü
uzlaşmanın doğasında geri atılması gereken adımlar vardır. Kim
neden geri adım atmalıdır? Kimse düşüncesi, kültürü, etnik
kökeni, dini ve dili farklı olduğu için geri adım atmak
zorunda bırakılmamalı ve kimin gücü kimin gücüne yeterse
“aydın” zihniyetinden hemen vazgeçilmelidir. Ülkemizde “aydın”
geçinen bir kesimin milliyetçiliği kafatasçılık olarak
anlatması, farklılıkların kabul edilmesi değil farklılıkların
yok edilmesi anlamına gelmekte ve insanımızı işte teröre ve
terörle mücadeleye itmektedir.
Böyle bir kaos ortamda, terörle mücadele eden Mehmet’ler
hakkında ileri geri konuşanlar son Diyarbakır katliamından
sonra suskun kalmayı kendinden menkul görevlerinin gereği
bilmişlerdir. Kim bilir?
İşin arsız yönü ise bu kişilerin hem Rönesans’a, hem çocuk
haklarına hem de Mevlana ve Pir Sultan Abdal’a olan
göstermelik bağlılıklarıdır.
Benim değerlendirmem ise şöyledir. Bu sefer Diyarbakır’da
polise taş atmaya itilen çocuklar gözaltına alınmış ve
salıverilmiş değillerdir. Dershaneden çıkmakta olan çocuk ve
gençler katledilmiştir.
O gün neden bunları yazmıyorsunuz diye sitem edenlere atıfta
bulunmak zorunda kalmak içimi sızlatmışken ve bana hiçbir
şekilde “haklıyım” mutluluğu vermemişken, kaybettiğimiz
gençlerimizin hangi etnik kökenden oldukları birilerini
mutlaka rahatsız etmeli ve koşulsuz inançlarından geri adım
atmalarına zemin hazırlamalıdır diye düşünüyorum. İşte ben
milliyetçiliğin böylesine kafatasçılık diyorum.
Günümüzde bir yurttaş olarak Rönesans’ı özlüyorsam, hiçbir
ileri analize veya durum tespitine gerek duyulmadan,
çocuklarımızın haklarının ihlal edildiğini söylemek yanlış
olmayacaktır. Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni iç hukuk normlarına
ama öyle ama böyle çevirmiş olmamız gerçeğinin varlığında
artık işin yurttaşlara düştüğünü anlatmaya gerek var mı?
Kurumların işleyişleri ve sundukları hizmetler değişecek,
gelişecek. Bundan kaçış yok. Talep etmeye devam. Ama bu
kurumlara çocukları mahkum edenler yurttaşlık mertebesine
kalben erişmemiş insanlar değiller mi?
Tekrar edeyim, ben insan değil yurttaş seviyorum. Çocukların
yaşama hakkına saygısı olanları...