|

|
 |
Başyazı |
|
Prof. Dr. Oğuz POLAT |
ÇOCUK BİREY Mİ YOKSA İNSANİ KALKINMA KAVRAMI ÇOCUĞU KAPSAMIYOR MU?
İnsani kalkınma aslında yeni bir terim değil ama yeni bir yaklaşım
olabilecek kadar farklı bir bakış açısı. Biz yıllardan beri hep
kurumların ön planda tutulduğu bir toplumda yaşıyor olduğumuzdan
hep aileyi, devleti, çalışılan kurumu bireyden daha ön planda
tutulmasını kanıksamış bir toplumun üyeleriyiz. Çünkü daha ilk
okuldan başlayarak bize, eğer kurumlar iyi hale getirilirse bu da
bireylerin iyi olması demek olduğu ezberletildi. Ama bu ezberin
bozulma zamanının geldiği gözüküyor. Artık bu ezberden
kurtulamazsak, olduğumuz yerde saymak bir yana geriye gideceğimizi
görmek için 2002’den bu yana bakmak yeterli.
Birey olmanın temel prensiplerinden birisi katılım hakkı. Bu ne
demek? Yani birey bir konu hakkında görüşünü bildirme hakkına
sahip demek. Hangi konu olursa olsun görüşlerini anlatmak ve
inandığı doğruları savunabilmek demek. Bunu söylerken düşünelim.
Bizim toplumumuzda bu ne kadar geçerli? Ana konumuz çocuk olduğuna
göre bunu çocuk üzerinden değerlendirelim. Çocuk haklarının 4
temel prensibi olan korunma, geliştirme, yaşatma ve katılım
hakkından katılım hep en sonda gelen hak. Yani
katılım hakkı en
sonda olmanın da ötesinde yok sayılan bir hak. Kimsenin umursamayı
bıraktım daha haberinin bile olmadığı bir hak.
Çocukların birey olma hakkını daha kendilerinin bile bilmediği ve
yok saydığı o kadar çok olayı yaşadık ve yaşıyoruz ki yolun
başında daha ilk adımda çocuğun kendinin bile inanmadığı bir
durumdan bahsediyoruz. Bununla ilgili yaşadığım iki anımı sizinle
paylaşmak istiyorum. İlkinde, bir televizyon programında iki uzman
ve bir okulun öğrencileri ile birlikte katılmıştık. Konu, çocuğun
okulda dayak yemesiydi. Biz, iki uzman, bu konunun
olumsuzluklarını ve diğer boyutlarını tartıştıktan sonra ben
spikere bir de çocuklara soralım bakalım ne diyecekler dedim.
Çocuklar da İstanbul’un iyi bir semtinde, iyi sayılan
okullarından birinde okuyan öğrencilerdi. İlk mikrofonu eline alan
çocuk, öğretmen dövüyorsa bildiği vardır dedi. Ben tesadüfi
örneklem mantığından hareketle bir sonraki çocuğa mikrofonu
vermesini spikere işaret ettim. O da bir kabahat işlemişim ki beni
dövüyordur dedi. Hepsi de istisnasız aynı mantığı ve görüşü
savunan 50 öğrenciden sonra takdir edersiniz ki ben ve diğer
uzmanın söylediklerinin hiçbir anlamı kalmamıştı.
İkinci olayı ise Sarıkamış’ta yaşadım. Sokakta bir çocukla sohbet
ederek yürüyorduk. Çocuk karşıdan gelen bir adamı göstererek işte
bak benim öğretmenim dedi. Benim öğretmenim diğer öğretmenlerden
iyidir dedi. Ben de neden senin öğretmenin diğer öğretmenlerden
iyidir diye sordum. Cevabı olduğum yerde durup kalmama neden oldu.
Çünkü cevap şuydu; Benim öğretmenim bizi sadece kabahat
işlediğimiz zaman dövüyor diğer öğretmenlerse her zaman dövüyor
şeklindeydi.
Bunlardan sonra gelmek istediğim nokta şurası. Biz eğer insanı
kalkındırmayı hedeflemezsek, o zaman bu anlattığım örnekler ve
benzerlerinin yaşamda sıradan, normal görünümler olduğu bir
toplumda yaşamaya devam edeceğiz. Ama bunu aşmanın bir yolu var. O
da en baştan temel prensibi doğru koymak. Öncelikli olan insandır,
kurum değil. İnsanın gelişimi kurumların iyi olmasından çok daha
öndedir.
İnsani kalkınma nereden başlıyor. Tabii ki eğitimden. Yani bugüne
baktığımızda en kötü olduğumuz alandan. Eğitimin doğru
yapılamadığı, hedeflerin ve uygulamaların doğru yapılamadığı yerde
insani kalkınma sürdürülebilir olmaktan çıkacaktır. Eğitimde, ilk
aşamada okul öncesi eğitimde, zavallılığımızı yok etmemizle
başlangıç yapmak ve hemen ardından kız çocukların mutlaka
okutulmasını sağlamak gerekiyor. Bunların ardından da kırsal
kesimde; okuyor gözüküp de hep tarlada, sahada çalıştırılan
çocukların gerçekten okumasını sağlamak gerekiyor.
Bugünün rakamlarına bakıldığında; 8 yıllık zorunlu ilköğretimin
ardından net kayıt oranının %89’a çıktığı görülmektedir. Ama
liseye devamın ancak %56 oranında olduğunu görüyoruz. Daha da
vahimi üniversiteye devamda bu oran %18’e düşmektedir. Bu da nasıl
bir elemenin olduğunu gösteren çok net bir resim. Bu tablonun
Türkiye genelinde olduğunu hemen söyleyelim. Çünkü bölgeler
düzeyinde analize girildiğinde oranların çok daha fazla düştüğünü
görüyoruz. Örneğin Güneydoğu Anadolu’da ilköğretim oranları %79,
liseye devam %26’ya düşmektedir.
Okul
öncesi eğitimde ise durum kelime anlamıyla facia. Çünkü her yıl
doğan 1 milyon 400 bin bebekten sadece %20’si erken çocukluk
döneminde eğitime başlıyor. Ama bunların da devamlılığı ve
sürdürülebilirliği soru işareti. Hepsinin de kentte yaşayan ve
göreceli olarak daha iyi ekonomik koşullara sahip ailelerin
çocukları olduğunu belirtelim. Ayni eğitimde fırsat eşitliği daha
ilk adımda bozuluyor.
Öğretimde kalite problemini ise hiç gündeme getirmiyorum. Çünkü
gerçekten asıl problemin burada yattığı görülüyor. Bugün verilen
eğitimin, çocuğun gelişiminde ve erişkin olduğunda beceri sahibi
olmasında katkı yapacak boyutu yok ve düşünülmemiş. Her geçen gün
daha da düşen bir eğitim kalitesinin sadece insan kaynağıyla
açıklanması da mümkün değil.
İnsani kalkınma konusunda konuşurken sağlık başta olmak üzere
birçok farklı kriterin daha olduğunu ve insanı doğrudan
etkilediğini biliyoruz. Konu çok derin ve çok yönlü. Bu konuya
daha sonra ki yazılarda da devam edeceğiz. Çünkü Türkiye’nin
çıkışı burada yatıyor. Ancak insani kalkınma prensibine oturmuş
bir programla bu ülke içinde bulunduğu çukurdan çıkacaktır. Bu
yüzden bunu tartışmaya devam edeceğiz.
|