|

|
 |
Başyazı |
|
Prof. Dr. Oğuz POLAT |
UYGARLIK ÇAĞI BİTTİ
Şiddet
konusunda çalışmalarını hem akademik hem de sivil toplum
platformunda yürüten birisi olarak hedef hep şiddetin olmadığı
bir yaşama sahip olmak idi. Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü geçen
zaman bu durumun tersine hep kötüye gitti. Dayak dediğimiz olgu
aslında yüzyıllardır vardı. Öylesine vardı ki yaşamın içinde,
evde, okulda disiplini sağlamanın öteki adı dayaktı. Bu şiddetin
geçmişine baktığımızda savaşlarla beslenmiş ve gücünü elde etmiş
bir imparatorluğun torunları olduğumuz gerçeği de hep bizimle
beraber olan bir gerçeklikti.
Bu
durum sadece bizim toplumumuz için var olan bir gerçeklik değildi.
Aynı zamanda dünyanın birçok ülkesinde daha doğrusu tümünde de var
olan bir olguydu. Aynı çocuklar dayak yiyor ve ülkeler de
savaşlarla dolu bir tarih oluşturuyorlardı. Tüm bunların doğal
sonucu olarak da sadece tek bir kriter vardı; güç. Güçlü olan
kazanıyor, güç ayakta kalmanın tek kriterini oluşturuyordu.
Sonra uygarlık çağı başladı. Server Tanilli’nin dediği gibi
uygarlık çağı dünyanın yeni bir yüzünü, yeni bir dönemini
oluşturdu. Artık güç ve şiddet kazanan olmaktan çıkmış yerini
bilgi, kurallar almaya başlamıştı. Bilgiyi üreten, onu kullanan ve
kurallarını koyarak yaşamı düzenleyen toplumlar ön plana çıkmaya
başladı.
Biz
her zaman ki gibi bu durumu gecikerek izlemeye başladık. İtaat
etme geleneğini yüzyıllardır sürdüren bir tebaa toplumu olarak
Osmanlı’nın ve İslamın geleneği genetik olarak içimize kazınmış
gibi sadece denileni yapan, tartışıp düşünmeyi ise yok sayan
halimizi sürdürdük. Atatürk’le beraber Cumhuriyet bazı şeylerin
değişimini zorladı. 70 yıllık bir süreçte bu değişimi
gerçekleştirdiğimizi düşündüğümüz bir dolu güzel şey yaşadık.
Bunların başında topluma kadınların da katılımı vardı. Yaşamın her
katmanında kadınlar yer aldılar, var oldular.
Demokrasinin çoğunluğun sesini yansıtmasını sağlaması birçok
toplumun tarihinde ilginç sonuçlara yol açabiliyor. Bir
bakıyorsunuz aşırı şiddet yanlısı partiler ya da sadece dine
dayalı partiler oyları toplayıp iktidara gelebiliyorlar. Bunun
sonucu olarak da bilgi temel kriter olmaktan çıkıyor ve yandaşlık
ana payda haline geliyor. Bunun örneğini siyaset tarihinde bir çok
yerde görebilmek mümkün.
Bilginin temel kriter olmadığı yerde de yine başa dönüyoruz ve güç
o boşluğa gelip yerleşiyor. Bu, evdeki çocuğun yediği dayaktan
başlıyor, okuldaki şiddete ve o ülkeyi yönetenlerin davranışlarına
ve en sonunda da savaşlara kadar geliyor. İnsanların öldürülmesine
üzülmek yerine sadece bizden veya onlardan olması kriterine göre
üzülmeye başlıyoruz.
Son
dönemde hep türban tartışıldı. Burada türbanı savunanlar hep
kızların eğitim özgürlüğünü, üniversiteye gidebilme özgürlüğünü
çok ateşli bir şekilde tartıştılar. Kızların okuması, kadınların
yaşamda var olmaları için, toplumsal hayatta rol alabilmeleri için
ilk koşul olduğundan bunlar hep doğru olan prensiplerdi. Ama
kızların % 85 inin eğitim sisteminin dışında kaldığı bir ortamda
sadece % 15 in türban takmasını savunarak ortaya çıkmalarını o
diğer % 85 için ağızlarını açmıyor olmaları da düşündürücü.
Şiddet, savaş, ölenler, ben çoğunluğum diyen ve istediğimi yaparım
diyen yöneticiler. Uygarlık çağının bir toplumu olduğumuzu
söyleyebilmek o kadar zor ki...
Galiba biz uygarlık çağımızı bitirdik. Hangi çağa girdiğimizi ise
düşünmek bile istemiyorum. Umarım zaman benim yanıldığımı
gösterir.
|