|

|
 |
Başyazı |
|
Prof. Dr. Oğuz POLAT |
TÜRBAN MESELESİ
Şu son
günlerin tek gündemi var, türban. Türban ülkenin ilk ve tek
gündemi olmayı hak ediyor mu? Bu tartışılır. Çünkü olgunun her
sosyolojik olay gibi tek yüzü değil, bir çok farklı yüzü var. Bu
yüzlerden görünmeyenleri görünenlerinden çok daha fazla önemli.
İlk bakışta öğrenimini üniversitede yapma aşamasına gelmiş
kişilere yasaklamalar, özellikle de giyim-kuşamda yasaklamalar
getirmek üniversitenin doğasına aykırı. Bu görüşün altına imza
atmayacak hiçbir özgür düşünceli öğretim üyesini bırakın vatandaş
bile olmayacağına eminim.
Ancak, olay
keşke bu kadar basit ve tek boyutlu olsaydı da yapılan işlemleri
biz de alkışlayıp, özgür bir rülke olmaya doğru gidişimize sevinç
duygularıyla katılsaydık. Halbuki başta ben olmak üzere herkeste
bir endişe ve korku var. Çünkü bu durumun bir başlangıç olduğunu
görüyor ve endişeleniyoruz. Neyin başlangıcı mı? Aslında birçok
şey söylenebilir ama bu kız çocuklarının ve kadınların toplum
yaşamından silinmelerinin başlangıcıdır.
Türkiye’de
cinsiyet ayrımcılığı Cumhuriyet dönemi hariç hep var olmuş bir
kavram. Bunda doğu toplumuna olan coğrafik ve düşünsel yakınlık
kadar İslamiyetin bakış açısı da var. O yüzden de Atatürk ilk
devrimlerinden birini kadınlara her türlü haklarını vererek
yapmış. Çünkü toplumun yarısını yok sayarak ve onların enerji,
birkim ve güçlerinden yararlanmadan kalkınmanın mümkün olmadığını
görmüş.
Bu
da bize atak, işlevsel ve üreten bir kadın kuşağı verdi. Ama bunu
ancak batı ve büyük iller olmak üzere büyük şehirlerde becerirken
kırsalda ve özellikle güneydoğu ve doğu bölgelerinde beceremedik.
Özellike anne olduklarında çocuklarını büyüten eğitimli ve
eğitimsiz annenin farkını düşününce büyük kayıplarımızın olduğunu
görüyoruz.
Bugün ise AKP İslama dayanan davranış ve söylemlerinin en
radikaline karar vererek türbanla başlayan ama sonuçta kadını
toplum yaşamının dışına çıkaracak eyleminin başlangıcını yapıyor.
En basit örneğiyle bugün sayıları çok artan ve belediyeler dahil
birçok yerde çalışan başörtülü arkadaşlarımız elimizi sıkmıyorlar,
mecbur olmadıkca konuşmuyorlar ve birden kendiliğinden bir
farklılık ve ayrımcılık başlıyor. İşler aksıyor, uzuyor veya
istendiği gibi yapılamıyor.
Zaten çok açık
bir dille ifade ediliyor. Doktor olarak başörtülü bir doktorun
erkek hastaya bakmayacağı, hukukçu ise erkeklerle iş yapmayacağı
söyleniyor. Bu kadar net örnekten sonra bunu arttırmanın bir
gereği yok. Her şey çok açık ve net.
Aşağıda
detaylarını vereceğim araştırma zaten durumun hiç de parlak
olmadığını gösteriyor.
Yaş gruplarına göre, öğrenim görmeyen, istihdam edilemeyen ve iş
aramayan kızların kendi yaş gruplarındaki toplam kız sayısına
oranına "kızların atalet oranı" (işe yaramamazlık oranı/üretmeden
tüketme oranı) deniliyor. Yani hiçbir şey yapmadan sadece evde
oturanlar bu sayıyı oluşturuyor. Eğer 100 kızın sadece 24’ü
çalışıyorsa, 76’sı çalışmıyorsa, atalet oranı %76 oluyor.
TİSK'in OECD kaynaklarına dayalı olarak yayımladığı araştırmaya
göre:
- AB ülkelerinde 15-19 yaş grubundaki her yüz kızın sadece 3,9'u
evde otururken, Türkiye'de %47.5'I evde oturuyor.
- AB ülkelerinde 20-24 yaş grubundaki her 100 kızın 10'u evde
otururken, bizde %58,3'ü evde oturuyor.
- AB ülkelerinde 25-29 yaş arasındaki her 100 kızın 17,1'i evde
otururken, bizde %65,8'i evde oturuyor.
Araştrımada gençlerde atalet oranı (eğitime devam etmeyen, işi
olmayan, iş aramayanların toplam genç sayısı içindeki büyüklüğü)
%35. Bu oran OECD ülkelerinde ortalama %9, AB ülkelerinde %7
dolayında gözüküyor. En ilginç veri ise; Türkiye'de evde oturan
genç kızlarımızın toplam sayısının 16 Avrupa ülkesinin nüfusundan
fazla olmasıdır. Zaten durumumuzun şu anda bile ne kadar kötü
olduğu açıkken bir de türbanla başlayan süreçte kadınları tamamen
toplumdan, eğitimden silecek bu yaklaşımın sonuçları tüyleri
ürpertiyor.
Kalabalık nüfusun akıllı kullanıldığında avantaj, akılsızca
kullanıldığında dezavantaj olduğu açık. İşte bizim kalabalık
nüfusumuzun bu durum için yansıması Danimarka, Slovakya,
Finlandiya, İrlanda, Letonya, Litvanya, Slovenya, Estonya, Kıbrıs
Rum kesimi, Lüksemburg, Malta, Norveç, İzlanda, Hırvatistan,
Makedonya ve Arnavutluk gibi ülkelerin toplam nüfuslarının bizim
eve kapattığımız kızların sayısından daha az olması şeklinde
ortaya çıkıyor.
Evdeki bu kız çocuklarının durumu ise karanlık. Eğitim olanağı
olmadığından gelişimi mümkün değil. Ne zekalarını, ne bilgilerini
ne de kapasitelerini geliştirebiliyor. Televizyonda izin verildiği
oranda dış dünyayı izleyen, üretmeyen, yararsız ve en önemlisi de
vasıfsız birileri oluyorlar.
Bu çocukların ekonomik bağımsızlığının da olamayacağı aşikar. Önce
baba ve anne eline bakan bu genç kızlarımız evlendirildiklerinde
-bakın evlendiklerinde bile diyemiyorum çünkü öyle bir
insiyatifleri, seçim şansları yok- bu sefer evlendikleri kişinin
esiri oluyorlar. Durum bu kadar net ve dramatik.
Bu kadar karanlık bir tablonun başlangıcında olanları izlerken
yarınlar için çok kaygılıyım. En çok da bunu destekleyen
başörtülü kadınların nasıl oluyor da sesleri çıkmıyor, bu kadere
boyun eğiyorlar, işte buna şaşıyorum.
|