|

|
Başyazı |
|
Prof. Dr. Oğuz POLAT |
AKADEMİSYENLERİN VE STK LARIN ÇOCUK İSTİSMARINDAKİ ROLLERİ
Çocuğa yönelik şiddet olgularını son yıllarda daha sık kamuoyunda
görmeye ve tartışmaya başladık. Hep sorulan soru; “Son yıllarda
artış mı oldu yoksa farkındalık mı arttı?” şeklinde oluyor. Bu
sorunun cevabı hem olaylarda artış görülmesi ama aynı zamanda
farkındalığın da artmış olması. Gerçekten de son yıllarda çocuğa
yönelik şiddet olgularında bir artış söz konusu. Aile içinde
babanın veya annenin çocuğuna uyguladıkları şiddet olgularıyla
başlıyor, diğer çocuğa bakmakla yükümlü olan aile bireyleri,
öğretmenler, bakıcılar ve sokaktaki adama kadar uzanıyor.
Yaşanan fiziksel şiddet olguları ve cinsel istismar olguları
kamuoyunu da rahatsız etmenin ötesinde panik duygusuna neden
olmaya başladı. Panik duygusunun başlıca nedeni “Benim çocuğum da
böyle bir olaya maruz kalabilir mi?“ sorusu. Okul önlerinden çocuk
kaçıran kişilerin okul servisinin şoförü çıkması gibi örnekler bu
panik duygusunu iyice arttırmış durumda.
Hep
aynı soru gündeme geliyor; “Bu olaylar için ne gibi önlemler
alınıyor?” Ülkemizde bu olaylara resmi olarak müdahale edebilecek
kurum Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) ve
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Çocuk Şubesi başta olmak üzere Asayiş
ve Bilişim Şubesi. Bu konuda yaşanan olaylara hazırlıklı
olunmadığını özellikle yetişmiş eleman ve hizmetin
ulaştırılmasındaki hızlılık açısından büyük eksikliklerin
yaşandığı son olaylarda da ortaya çıkmaktadır. Bu kurumların bir
an önce düzeltilmesi vatandaşın panik duygusuna girmesini de
önleyecektir. Olayın bu boyutunu sürekli tartıştığımızdan çok
detaya girmeden olayın bir başka boyutunu irdelemek istiyorum.
Çocuk istismarında çözüm çalışmalarında yer alan taraflar devletin
dışında sivil toplum kuruluşları ve akademisyenlerdir. Bu üçgene
toplum katılımını da eklemek gerekiyor. Bugünkü tabloya
baktığımızda çocukla ilgili çalışan sivil toplum kuruluşlarının bu
konudaki çalışmalarının son dönemlerde biraz artmış olmasına
karşın örneğin kadın çalışmalarındaki kadar aktif ve etkin
olamadığı da gözlenmektedir.
Sivil toplum kuruluşlarının katkısının öncelikle model oluşturma
çalışmaları ve toplum duyarlılığı arttırma, advocacy(destek
oluşturma) çalışmaları olmasına karşın hizmete de katkıda
bulunması, özellikle bizim gibi hizmetin çok aksadığı durumlarda
gerekmektedir. Ancak hizmet üretme konusunda SHÇEK kurumlarındaki
olumsuz tutum dikkati çekmektedir. Burada sivil toplum
kuruluşlarından sadece maddi destek istenmekte, gönüllü birey
katılımı, çocuklara eğitim başta olmak üzere katkıda bulunma gibi
boyutlarda engeller çıkmaktadır. Halbuki bırakın sivil toplum
kuruluşları üyelerini vatandaş olarak bile çocukların izlenmesi ve
şeffaflık açısından kapıların kapalı ve sadece izinle açılan
yerler değil açık ve ulaşılır olması gerekmektedir. Burada dile
getirilen gönüllülerin disiplinli ve donanımlı olmadığı
boyutlarının doğruluk payı olsa da bunlar kolaylıkla aşılabilir
problemlerdir. Ama topluma kapıları kapatmak Malatya olaylarını
daha dün yaşamış bir toplumda rahatsızlık yaratmaktadır. Burada
çocuklar sadece Nimet Çubukcu’nun dediği gibi devletin şefkatli
elini değil toplumdaki vatandaşların da şefkatini beklemektedir ve
ihtiyaç duymaktadır.
Uzman kuruluşlarla işbirliği özellikle ensest ve cinsel istismar
gibi uzmanlık gerektiren durumlarda önem kazanmaktadır.
İzmir’deki olguda bu durum yaşanmıştır. Konu hakkında bilgisi
olmayan doktorların ilk yaklaşımlarından dolayı ortaya çıkan
çelişkiler, çocuğun taburcu edilmesinden hemen sonra havale
geçirmesi gibi problemler ortadan kalkabilirdi. Sivil toplum
kuruluşları ile birlikte çalışma kültürünün zaten olmadığı SHÇEK
özellikle son dönemde iyice içine kapanarak hizmet kalitesinin
azalması gibi birçok başka sorunu da yaşamaktadır. Uzman olmayan
kişilerin görevlendirilmelerinin yanı sıra işbirliği olmayışı da
bu durumun nedenlerinden birisidir.
İkinci problem akademisyenlerle ve üniversitelerle işbirliğinin
olmayışıdır. Akademisyenlerden gelen talep de her zaman kulak ardı
edilmektedir. Strateji oluşturulmasında veriler çok önemlidir.
Verisiz oluşturulan stratejilerin başarısız olacağı çok açıktır.
Ancak Emniyet Genel Müdürlüğü başta olmak üzere resmi kurumlar
olguları ve kayıtları kamuoyu ile paylaşmamakta, verileri
açıklamamaktadırlar.
Artan nüfus, büyük yüzölçümü, sürdürülebilen bir planın olmayışı,
yetersiz kaynaklar, insan ve finansal kaynakların fakirliği ve
kötü yönetim, problemi dünyada da olduğu gibi arttırmaktadır.
Ancak daha da kötüsü sahadaki problemin şekli değişmektedir.
Bugüne kadar bireysel şiddet, aile içinde ve kurumlardaki şiddet
olgularını analiz etmek ve tedbirler almaya çalışırken ve bunu
daha beceremezken sokaklarda şiddetin şekli değişmiş ve farklı
boyutlara dönüşmüştür.
Bugün için en büyük problemler içinde akranlar arası şiddet ve
onlar arasında yayılan çete kültüründen bahsediyoruz. Çete kültürü
uzun vadede suçun şeklini de değiştirecektir. Bunun örnekleri için
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki çocuk şiddeti tablosuna bakmak
yeterlidir. Daha da kötüsü ise sokakta organize suç örgütlerinin
çocuklara el koymaya başlamış olmasıdır. Bu da mücadelenin
stratejisini, şeklini ve taraflarını da değiştirmektedir.
Devletten başlamak üzere çocuk problemine kafa yoran tüm
tarafların bir an önce bu değişen tablo için tartışmaya ve
öncelikle işbirliği için yapılması gerekenlere verilerin
paylaşımından, şeffaf olma ve hizmette işbirliği boyutunda
yaklaşmalı ve uygulamalıyız.
|