|

|
AÇIK RADYO SOHBETLERİ
2004 |
|
Prof. Dr. Oğuz POLAT |
Haftanın Konuğu :
Prof. Dr. Murat
YAYLA
Türk Perinatoloji Derneği
Fetus Hakları
Polat :
Bu hafta yine çocuk hakları açısından çok önemli bir konuyu ele
alacağız. Konuğum Prof. Dr. Murat Yayla ile fetus hakları
konusunda konuşacağız. Fetus hakları pek konuşulan ya da dikkat
çeken bir konu olmamasına rağmen gerek uygulamada gerekse
kanunlarımız açısından bir takım aksaklıkların olduğu, henüz kesin
çizgilerin oluşturulamadığı bir konu. Fetus haklarından
bahsederken öncelikle belirtmeliyim ki Çocuk Hakları
Sözleşmesi’nde dahi çocukluğun başlama yaşı tam olarak
belirtilmemiş ve tartışmalar sürüyor. Şöyleki Sözleşmeye göre 0-18
yaş arası her birey çocuk. Bu durumda birey 18 yaşına girdiği gün
artık çocuk olarak kabul edilmekten çıkıyor. Ancak, çocuğun birey
olarak ne zaman kabul edildiği henüz kesinlik kazanmış değil. Bazı
görüşlere göre doğumdan itibaren çocuk birey kabul ediliyor. Diğer
bir görüşe göreyse çocuğun birey olarak kabul edilmesi hamileliğin
başlangıcından itibaren sözkonusu. Bir takım hakların varlığından
bahsedebilmek için önce ortada bir birey olması gerekiyor. Fetus
hakları açısından kanunlarımız ne durumda, Türkiye’de fetus
hakları bilinci oluşmuş mu, fetusun yaşamına haklı olarak son
verilme durumları neler, anne-babanın hakları nerede başlayıp
bitiyor gibi birçok konudan bahsedeceğiz. Prof. Dr. Murat Yayla
bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı. Konuyla ilgili çalışmaları
var ve yoğun olarak da sivil toplum ayağında yeralıyor. Kendisi
Türk Perinatoloji Derneği’nin bir dönem genel sekreterliğini
yaptı, şimdiyse saymanı. Ayrıca Ultrasonografi Derneğin’de de
çalışmalarını yürütüyor.
Bu haftaki konumuz; sokak çocukları, çalışan çocuklar, eğitimde
çocuk hakları, çocuk istismarı gibi pek halk arasında bilinen bir
konu değil. Dolayısıyla terminolojiye değinmekte fayda görüyorum.
Örneğin Türk Perinatoloji Derneği’nin çok kıymetli çalışmalar
yaptığını ve burada çok iyi bir ekibin çalıştığını biliyorum.
Peki, perinatoloji ne demek? Buradan başlayalım.
Yayla : Perinatoloji;
doğmamış bebek ve bunu taşıyan annenin olası problemlerini çözmeye
yönelik yaptığımız bütün bilimsel çalışmaları, klinik çalışmaları
kapsıyor. Daha da genişletmek olası ama bunların içinde ana
konumuz tabii ki fetus yani cenin; anne karnındaki bebek. Bunun
biraz daha detayına inersek aslında döllenmeden sonraki ilk üç
aylık döneme embryo dönemi diyoruz. Embryo dediğimiz zamanda
fetusun ilk üç aydaki halini kastediyoruz.
Polat :
Fetus hali ilk döllenmeyle başlıyor ve sonrasında nasıl bir
süreçle devam ediyor?
Yayla :
Bir kadının adeti geciktikten sonra gebelik testiyle hamilelik
müspet çıktığı andan itibaren gebeliğin yaklaşık bir aylık
olduğunu söyleriz. Bu kronolojik bir tarif değil ama halk arasında
hep ay olarak söylenir. Son adet tarihini ilk gün olarak tespit
eder ve ondan sonra 9 ay 10 günlük süreyi hesaplarız. İlk 2,5-3
aylık döneme embryo dönemi diyoruz. Bu dönemde bebek önce uterus
içine yani rahim içine yerleşiyor ve beslenmeye başlıyor. Daha
sonra çeşitli organlar yavaş yavaş gelişiyor. Birden büyüme
sözkonusu değil. Bunların herbirinin bir dönemi var. Bu büyüme
dönemlerinde çeşitli dış etkenlerle veya bebeğin kendisinden
kaynaklanan bazı genetik özellikler sonucunda ufak tefek veya
büyük anormallikler gelişebilir. Bebeğin iki aylıkken gelişmekte
olan beyin dokusu, kafatası, kollar, ayaklar veya iç organlarla
ilgili bir sorun olduğu zaman o anda farkedemiyoruz. Bunların
ortaya çıkması genellikle 3, 4, 5, 6. aylarda hatta bazen daha
ileri aylarda da karşımıza çıkabiliyor. Bu saptama dönemleri çok
çok önemli. Bunlarda geç kaldığımız zaman bazı sorunlar karşımıza
çıkıyor. Örneğin, belli ayları geçirdiğimiz durumlarda bu tip
bebeklere doğrudan düşürme yönünde, alma yönünde müdahale yapma
hakkımız olmuyor. Olmamalı da zaten. Ancak, bunun bir sınırı var.
Herşey bebeklerden yana mı olmalı yoksa herşey annelerden yana mı
olmalı? İki tarafında bazı hakları var. Dolayısıyla hakları her
iki tarafı da rencide etmiyecek şekilde korumamız gerekiyor. Ne
yazıkki bebeğin dili olmadığı için bunları dile getiremiyor, kendi
haklarını savunamıyor. Bu durumda fetusun haklarını savunmak biz
hekimlere ve toplum örgütlerine kalıyor.
Polat :
Burada ilginç bir saplama yapmak istiyorum. Çocuk Hakları
Sözleşmesi, kendi başlarına seslerini çıkaramayan, haklarını
savunamayan, bunları talep edemeyen bir grubun yani çocukların
haklarını savunması açısından dünya daki hemen hemen bütün
devletler tarafından kabul görmüş bir sözleşmedir. Ancak, bugün
hala Sözleşme’de tartışılan bir konu var. Sözleşme’de çocuk tanımı
“0-18 yaş arasında herkes çocuktur” şeklinde yapılmış. Üst yaş
sınırında bir problem yok. Çocuk 18 yaşına girdiği zaman artık
yetişkin statüsüne kavuşuyor. Bu gayet anlaşılır. Fakat çocukluğun
başlangıç yaşında bir karışıklık var. Çocukluk; doğumdan itibaren
başlar, embryo oluşumundan itibaren başlar ya da konsepsiyon
dediğimiz döllenme anından itibaren başlar, şeklinde bir kesinlik
yok. Bu sürekli tartışılıyor. Biz de buradan başlayalım. Çocukluk
hangi dönemden itibaren başlamalı? Çocuk birey olma sıfatını ne
zamandan itibaren taşımalı?
Yayla :
Bu cevaplaması oldukça zor bir soru. Bir annenin ovumu dahi
çocuğun yarısını oluşturuyor. Bu bile bir şekilde hakkın
başlangıcı olarak kabul edilebilir. Ancak, kanunlarımızda ve
yabancı kanunlarda başka çeşitli kriterler var. Örneğin; bir çocuk
canlı doğup nefes almaya başlayacak olursa kanuni haklardan
yararlanıyor ama diğer taraftan anne karnındaki bir bebek doğana
kadar potansiyel mirasçı kabul ediliyor. Baba vefat etmiş, anne
hamile ve karnında bir çocuk taşıyor. Bu çocuk potansiyel mirasçı.
Çocuk doğana kadar hiçbir miras işi görülemiyor. Çocuk canlı
doğduktan sonra ise miras hukuku sözkonusu olabiliyor. Aslında
bizim kanunlarımız bu konuya 1920’lerde eğilmiş. Kanunlarımızda
bunlar var ama hala açık noktalar da var. Özellikle anne
karnındaki çocukta bir anormallik varsa ‘biz buna ne zaman
müdahale edebiliriz’ den kaynaklanıyor. Kanunları zorlayan şeyler
bunlar. Biz hekimler 22-24 hafta olana kadar anne karnındaki
fetusların henüz yaşam kabiliyeti kazanmadığını düşünüyoruz, buna
inanıyoruz. Veriler de bu yönde. Ama 22-24 haftalardan sonra her
bebeğin canlı doğma şansı var ve buna hakkı var.
Polat :
Burada 22-24. haftaya kadar olan süre içerisinde çocuk doğsa dahi
yaşayamayacak olduğunu mu söylemek istiyoruz? Kendi başına yaşam
kabiliyeti olamayacağı için de hakları bu dönemde başlamıyor diye
mi yorumlamalıyız?
Yayla :
Tabii ki o da potansiyel bir canlı adayı. Süre 26, 30, 32.
haftalara çıktığı zaman bebek yaşayacak ama diyelim ki bebekte çok
önemli bir anormallik tespit ettik ve anne-baba bu bebeği aldırmak
istiyor. Bizim burada etik olarak kabul etiğimiz bazı sınırlarımız
var. Bunların Türkiye’deki kanunlarda henüz yeri yok. Anormal
bebekler için konuşuyoruz; bebek şu haftada alınır, bu haftada
alınmaz gibi bir kriter yok. Yoksa kürtaj yasası var. On haftaya
kadar olan bebekler aldırılabiliyor. On haftadan sonra hiçbir
bebeğe; ister anormal olsun ister normal olsun, elleyemezsiniz,
alamazsınız, düşüremezsiniz.
Polat :
Anne-babanın isteğiyle alınmıyor. Yoksa hekim müdahale edebilir
zorunlu durumlarda.
Yayla :
Anne-babanın isteğiyle ya da hekimin isteğiyle çocuk alınamıyor.
Ancak, bebekte hayatla bağdaşmayan bir anormallik varsa veya
pre-natal tanı ile ortaya konmuş bir anormalliği
ispatlayabiliyorsanız 22-24. haftaya kadar; bunu biraz açık
tutuyorum çünkü hakikaten tartışmalı bir konu, maksimum 24.
haftaya kadar diyelim, aile istemiyorsa ve önemli bir anormallik
sözkonusuysa; sonraki nesilleri etkileyecek, bebeğin hayatını
etkileyecek, o zaman anne-babada onay verdiği takdirde böyle bir
gebeliği sonlandırabilirsiniz. Ama 24 haftayı geçmişseniz,
anne-baba istese, doktor onay verse dahi işte fetus hakkı o zaman
devreye giriyor. Bu bebeğe hiçbir şekilde elleme hakkımız yok. Çok
ufak istisnaları var. 8-10 tane hayatla bağdaşmayan yani bebek
canlı doğsa bile yüzde yüz öleceğini bildiğimiz bazı anormallikler
var. Bir tek bu durumlarda 24. haftadan sonra müdahale edilebilir
ama dünya da genel yaklaşım 24 haftadan sonra her ne olursa olsun
anormal bebeklere ellememek yolundadır. İşte bebeğin hakkı bu
haftada başlar.
Polat :
Burada herkesin kafasının karıştığı bir nokta var. Anne-baba
çocuğa bakmakla yükümlü kişiler yasal olarak ve ilk on hafta
içerisinde çocuğu sağlıklı olsun ya da olmasın aldırmaya hakları
var. Hekim de bunu uyguluyor. Bundan sonra 24. haftaya kadar
bebekte bir anomali tespit edilirse de hekim Fakat diyelim ki
şöyle bir örnek olsun, doktora hiç ailenin onayıyla müdahale
edebiliyor. Bundan sonrası için böyle bir şans yok çünkü burada
artık fetusun hakları başlıyor. Peki, Türkiye’de oldukça fazla
miktarda kadın hamileliği boyunca doktora gitmiyor, böyle bir
imkan bulamıyor. Bu durumda diyelim ki kadın gebeliğinin sekizinci
ayına gelmiş, doğum çok yakın. Doktora ilk defa geliyor ve yapılan
muayenesinde çocukta öyle hastalık saptanıyor ki yaşamla
bağdaşmıyor ya da yaşam kalitesi çok düşük olacak. Bu durumda
çocuğun alınabilme durumu var mı?
Yayla : Hakikaten
bu konu dünya da da tartışmalı bir konu ama bazı çok net
hastalıklar var ki bu hastalıkla doğan bebeğin doğumdan sonra
yaşamadıklarını çok kesin biliyoruz. Kafatası gelişmemiş olan
anasefal dediğimiz bebekler doğuyor. Bugüne kadar böyle doğupda
yaşamış bebek yok. Bu hastalığa sahip bebeğin maksimum yaşama
süresi 45 gün. Böyle bir durumda gebeliği herhangi bir döneminde
24 haftayı geçmiş olsa bile sonlandırabiliriz. Böyle hastalıklara
başka örneklerde verebiliriz; beyinde su toplanmaları gibi,
hidransefali gibi, holoprezensafali gibi anormallikler ve bazı
kromozom bozuklukları gibi - bunların başında trizonomi 13, 18
geliyor ki son yıllarda 7 yaşına kadar yaşayan trizonomi 18
vakalarından bahsediliyor. Tıp ilerledikçe anormal doğan
bebeklerin yaşatılabilme imkanı artıyor. Yine triploidiler, bazı
böbrek yokluklarını belki bugün yaşatamıyoruz ama bundan 15-20 yıl
sonra böbreği olmadan doğan bir bebeği de yaşatma şansımız
olabilecek. Örnekleri daha çoğaltabiliriz ama bunlar bir düzineyi
geçmez. bazı iskelet bozukluklarıyla doğan çocuklar var; kolları,
bacakları kısa, bunların yaşamda başarılı olduğu durumlar
olabiliyor. İskelet displasisiyle doğup televizyonda meşhur
olanlar var. Etik açıdan bakıldığında, her kolu bacağı kısa olan
bebeğin anne karnından zamanından önce çıkartıp ölüme terketmek ya
da öldürmek doğru bir davranış olmuyor. O yüzden hekimlere düşen
görev, bu tip anormalliklerin hangileri yaşamla bağdaşır,
hangileri yaşamla bağdaşmaz bunu bilip aileyi erken dönemde
bilgilendirmek, gebeliğin 24. haftasından sonra saptanan
anormalliklerde hakikaten gerekiyorsa gebeliği sonlandırmak.
Polat :
Temel kriter; doğum gerçekleştiğinde anomaliyle doğan çocuğun
yaşama ihtimalinin hiç olmaması. Anasefali çok güzel, açıklayıcı
bir örnek. Hamileliğin herhangi bir döneminde bebeğin kafatasının
gelişmediği tespit ediliyorsa, bu bebeğin doğumdan sonra yaşama
şansının hiç olmadığını bildiğimizden hamileliğe son veriliyor.
Yayla :
Bu ve buna benzer çok az durumda evet. Ancak, yaygın olarak geç
dönemde görülen bazı yaşamla bağdaşabilir anormallikler veya
ameliyat edilebilir hastalıkları olan bebekler de zamanından önce
alınabiliyor. Bunların bazıları başarılı oluyor ama bazılarında
anomaliyle, erken doğmuş bebeklerle karşılaşıyoruz. Aslında bu
yapılmamalı. Doğum uzmanı bebeği almak için uğraşıyor halbuki her
ne olursa olsun canlı doğan bir bebeği yaşatmakla görevli çocuk
hekimleri var. Burada bir paradoks var. Bu paradoksa düşmememiz
lazım. Böyle bir olaya denk gelmemenin yolu erken tanıdır. 24.
haftadan önce bu tip anormalliklerin saptanıp erken dönemde;
bebeğin henüz hayatiyet şansı kazanmadığı dönemde, eğer anne-baba
tarafından da istenmiyorsa gebeliğin sona ermesi sağlnmalıdır.
Yaklaşık 5,5-6. gebelik ayından önce bu bebekleri
sonlandırabiliriz. 6. aydan sonra biraz önce saydığım listedekiler
sözkonusu değilse hiçbir şekilde bu gebeliklere müdahale
etmemeliyiz.
Polat :
Tabii o zamanda trajik bir durum ortaya çıkıyor. Türkiye’nin
herhalde bugüne kadar ki eldeğmemiş ya da gözardı edilen en önemli
sorunlardan biri özürlüler; engelliler. Bu özürlüler içerisinde
doğuştan özürlüler var. Hepimiz biliyoruz ki özürlü insanların
yaşamda şansları çok olmuyor. Onlara göre organize edilmiş hiçbir
yaşam birimi yok. Dolayısıyla evlerinden pek çıkmıyorlar. Soayal
yaşama ve iş yaşamına katılamıyorlar. Türkiye’de özürlülere henüz
hakları olan hizmeti veremiyoruz. Hatta Ankara’dan özürlü oniki
vatandaş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdular. Türkiye
aleyhine tazminat davası açtılar. Gerekçeleri de Türkiye’de
özürlülerin yaşamını kolaylaştıracak hiçbir tedbir alınmamış
olması. Mahkeme sonuçlanana kadar bu özürlülere yetmiş milyon
aylık maaş bağlanmış. Eğer bu mahkeme Türkiye’nin aleyhine
sonuçlanacak olursa 8,5 milyon özürlünün de maaş artı tazminat
talep etme hakkı doğacak. Böyle bir sıkıntı var. Özürlülerimize
standartlara yakın bir hayat vaad edemiyorsak hakikaten
hamilelikte gelişen anomalilerin erken tanı ile saptanmasının
önemi çok büyük.
Yaşamları derinden etkileyecek böyle durumlara düşmemek için;
gerek fetus hakları açısından gerekse çocuğun doğumdan sonraki
sağlıklı ve kaliteli yaşama hakkı açısından, hamilelikte bazı
tedbirlerin alınması gerektiği çok açık. Biraz hamileliğin hangi
döneminde ne gibi tedbirler alınabilir bunlardan bahsedelim.
Yayla :
Doğum öncesi bakım konusuna girmeden önce dediğiniz gibi
Türkiye’de özellikle gebelik sorunlarının başında bu antenatal
takip problemi geliyor. Bu konuda sürekli olarak Sağlık Bakanlığı
kampanyalar yapıyor, yeni girişimlerde bulunuyor. Biz
üniversiteler olarak, eğitim hastaneleri olarak çeşitli kongreler,
kurslar düzenliyoruz. Birçok sivil toplum kuruluşu var sorunun
temeline inmeye çalışan ama maalesef Türkiye’de hala bebekler
ölüyor ve anne adayları ölüyor. Türkiye’nin anne ölüm hızı
maalesef bazı yörelerimizde Afrika’nın rakamlarıyla
karşılaştırılıyor. Hepimizin bu konuya olumsuz katkıları var.
Ancak, bunun temelinde insanların sağlık hizmeti satınalma
güçlerinin olmayışı yatıyor. İmkan yaratıp en ücra köşeye ebeyi,
hekimi götürseniz bile eğer yazdığınız reçeteyi alamıyorsa, hergün
gazetede okuduğumuz ambulans faciaları oluyorsa bunlar yaşanmaya
devam edecek. Her yıl yine Türkiye’de anneler ve bebekler ölmeye
devam edecek. Bebek ölümü konusunda bir miktar ilerleme kaydettik.
Öğrencilik yıllarımızda binde yüzlerin üzerindeydi bebek ölümleri
şu anda otuzlara düştü. Daha da düşüyor ama konjental anomaliler
olduğu sürece bu hiçbir zaman binde yirmilerin altına düşmeyecek.
Binde yirmi, binde on en iyi rakamlar böyle. İki görevimiz var;
hem bebek (yeni doğan) ölümlerini önlememiz hem de bebek doğduğu
zaman yaşama ihtimali bırakmayan anomalileri anne karnında tespit
etmemiz gerekiyor.
Polat :
Bu; doğru Devlet politikasıyla ve hekimlerin ellerinden gelenle
başarılabilecek bir durum. Toplumun bilinçlenmesi de tabii ki çok
önemli. Bu açıdan daha bireye indirecek olursak ne gibi
tavsiyelerimiz olabilir?
Yayla : Öncelikle,
Dünya Sağlık Örgütü tarafından da deklare edildiği üzere, her
gebenin; gebeliği risksiz olsa bile, gebelik boyunca en az dört
kere hekim tarafından kontrol edilmesi gerekiyor.
Polat :
Gebelik risksiz ve rahat sürüyor olsa bile hamilelerin rutin
olarak hekim kontrolünden geçmesi gerekiyor. Bunun altını çizmekte
büyük fayda var.
Yayla :
Hiçbir problem yoksa bile her gebe gebeliğin başında, ortasında ve
sonunda olmak üzere en az üç kere, ideali dört kere kontrolden
geçmeli. Problem olduğu durumda ise problem bulunduğu andan
itibaren ki bu tansiyon yükselmesi olabilir, bebeğin gelişmemesi
olabilir, şeker hastalığı olabilir, bebekte bir anormallik
olabilir ya da annenin sistemik bir kalp hastalığı gibi, böbrek
hastalığı gibi bir problemi olabilir, hastalığın gerektirdiği
süreler içerisinde hamile kadın kontrollerini yaptırmalıdır. Bazen
haftada bir, bazen ayda bir, gerekiyorsa hastaneye yatarak da
kontroller yapılır. Takip çok önemli. Çok kaba bir deyişle her ay
bir defa takip riskli bir gebede; kişiden kişiye değişmekle
birlikte, ideale yakın bir takip olabilir.
Bundan başka aslında kadınlar imkan dahilindeyse gebe kalmaya
karar verdikleri zaman; gebe kalmadan önce, bir kere hekimlerine
başvurmalıdırlar. Türkiye’de 6.000 civarında kadın hastalıkları ve
doğum uzmanı var. Büyük şehirlerde, sağlık birimlerinin olduğu
yerlerde bu uzman hekimler var, aile hekimleri bulunuyor,
pratisyen hekimler hizmet veriyorlar. Ancak, hizmeti talep etmeyi
bilmek lazım. Biz hekimlerinde bu talebe iyi cevap vermesi lazım.
Maalesef gebelerin %95’i gebe kaldıktan sonra hekime gidiyorlar.
Polat :
Fetus hakları açısından bir diğer önemli konuda kız bebekler.
Yakın zaman önce gazetelerde bir haber yer buldu. Çin’de
insanların hep erkek çocuk talepleri olduğu için kız erkek oranı
kızların aleyhine bozulmaya başlamış ve bir projeksiyona göre 2040
yılında Çin’de kız çocuğu kalmayacakmış. Bu biraz abartılı
gözüküyor tabii ama böyle bir sorun var ve Türkiye’de de mevcut.
Erkek çocuk nedense daha değerli kabul ediliyor. Erkek çocuğun iş
gücünden faydalanmak zihniyeti olabilir, “erkek adamın erkek
çocuğu olur” zihniyeti olabilir. Durum böyle olunca sadece
cinsiyeti kız olduğu için, hiçbir anomalisi bulunmamasına karşın,
annenin hiçbir sağlık problemi olmamasına rağmen kız çocuğunu
aldırmak isteyen anne-babalar var. Böyle durumlarda ne yapmak
gerekiyor?
Yayla :
Bu da ülkelerin kanayan yarası. Özellikle bizim gibi ülkelerin.
Tabiatta ilginç bir denge var. Her bir kız çocuğuna bir erkek
çocuk doğuyor. Bunu biraz açtığımız zaman aslında rakam doğumlarda
erkeklerden yana 102-103 erkek çocuğa 100-101 kız bebek dünyaya
gelir. Ancak ne hikmetse çok zayıf yaratıklarız bizler. Erkekler
biraz çabuk telef oluyor. Doğumdan sonra bebekler biraz
büyüdüklerinde görüyoruz ki cinsiyete göre yaşamda kalma oranı
değişiyor. O 103 erkek : 101kız oranı kızlar 99 erkekler 98 gibi
oluyor. Bu da tabiatın cilvesi.
Çin’deki olay ilginç bir örnek. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre ve
Çocuk Hakları Kurultaylarından takip ettiğimize göre dünya da
yılda yaklaşık 500.000 kız bebeğin doğmasına izin verilmiyor. Bu
çok ciddi bir rakam. Tabii bu sosyal dengeyi de bozacak yakın bir
gelecekte.
Peki, bunu kim yapıyor, nasıl yapıyor? Bunu gelişen teknolojiye
borçluyuz. Ultrasonografi sayesinde artık 11-12. haftalarda yani
bebek daha üç aylık bile olmadan %80 ihtimalle cinsiyeti
belirleyebiliyoruz. Pre-implantasyon, genetik tanımlar var. Anne
karnına yerleştireceğiniz tüp bebeklerden bahsediyorum. Bebeğin
cinsiyetini önceden belirleyebiliyorsunuz. İşlemde amaç cinsiyeti
belirlemek değil. Amaç; bazı hastalığı olabilecek bebekleri
önceden saptayıp bunları ayıklayıp sağlam olanları içeriye
yerleştirmek. Ama aynı işlem bebeğin cinsiyetini tayin etmek için
de kullanılabilir. Kötü yönde kullanılabilir. Burada hekimlerin
rolü var. Şüpheli durumlarda, çocuğun cinsiyetini ısrarla soran,
sonunda bunu yanlış yöne kullanabilecek ailelere çok fazla taviz
vermememiz lazım. Tabii ki özellikle erkek çocuk sahibi veya
özellikle kız çocuk sahibi olmak her ailenin dileği olabilir ama
işte burada fetus hakları devreye giriyor.
Polat :
Henüz konuşma, kendini ifade etme yetisi kazanmamış bir fetusun da
korunması gereken hakları var. Türkiye’de doğmamış kız bebeklerin
yaşama hakkını koruyan düzenlemeler yapılmış durumda mı?
Yayla :
Son altı aydır Büyük Millet Meclisin’de büyük tartışma yaşandı.
Bir ara kürtaj sınırını oniki haftaya çıkartmaya çalıştılar.
Kendilerince haklı nedenleri var tabii. Meclis’te kadın
hastalıkları ve doğum uzmanı milletvekilleri de var ve onlar bu
düzenlemenin yapılmaması için çalıştılar ve engellediler de. Her
iki partinin de milletvekilleri yasanın eski haliyle yani 10. aya
kadar kürtaj serbestliği tanınmasını savundular. Onikinci haftada
artık çocuk cinsiyeti belli olur. Bu bahsettiğimiz gibi kötü
nedenle kullanılabilirdi. Yasa 1980’lerde çıkmış olduğu haliyle
kaldı. Bu da kız bebeklerin yaşama hakkını korumuş oluyor.
Polat :
Kanundan bahsederken hemen kanunda var olduğunu bildiğimiz
sıkıntılar neler onları konuşalım.
Yayla : Yürürlükte
olan kanun 1980’li yıllarda yapılmış. Zamanına göre hakikaten çok
iyi bir kanun. O zamana kadar yaşanan bir çok probleme çözüm oldu.
Hala da bu kanundan yararlanıyoruz. Hatta biz hekimler bu kanunun
biraz fazla serbest olduğunu söylemeye başladık. Özellikle fetus
hakları açısından. Kanunda gebelik sonlandırması konusunda öyle
maddeler var ki bugün artık bunlara komik bile diyebiliriz.
Örneğin, daha önceden sezaryen geçirmiş bir gebenin sezaryenli
diye; rahimi ameliyat izli diye, onuncu haftadan sonra bile
bebeğini alabiliyorsunuz.
Polat :
Bu biraz komik hakikaten.
Yayla :
Komik bir uygulama. Böyle birşey bilimsel de değil etik de değil,
hiçbir şeye uymuyor. Buna benzer bir sürü madde var. Daha önceden
hipertansiyon atakları geçirmiş gebelerin gebeliklerini
sonlandırabiliyorsunuz. Halbuki Türkiye’de her yüz gebeliğin 3 ile
5’inde zaten bu hastalık var. Evet, hipertansiyon çok kötü
sonuçlara da yol açabilir ama çok vakada başarıyla takipleri
yapılabiliyor. Kanun esnek olunca mesele yanlış yöne çekip yanlış
bir şekilde uygulanmasında. Yine çeşitli sistemik hastalık var.
Nörolojik hastalıklar, psikiyatrik hastalıklar, ortopedik
hastalıklar... Bunların adları da konmamış, çok geniş bırakılmış.
Yapanın yanına kar kalabilecek, bebeğin hiçbir hakkını
koruyamayacağımız bazı maddeler var. Anne-baba ve hekim anlaştığı
takdirde çok kötü bir şekilde bunu kullanıp bebeğin hakkını
elinden alabiliyorlar. Ne yapılması lazım? Önce bu tip
hastalıkların adlarının konulması lazım. Bu yaklaşık iki sayfalık
bir tüzük. Bu tüzüğün yeniden ele alınması lazım. Mutlak surette
değişmesi lazım diyoruz. Hakikaten bilimsellikle bağdaşmayan
birçok madde var. Bizim görevimiz aslında şu; bebekte bir problem
varsa, anne-babanın hakkıdır böyle bir bebeğe sahip olmak
istememek. En doğal haklarıdır ama bunun da bir sınırı var.
Gebeliğin 24. haftasından sonra artık fetus, hakları olan, en
önemlisi yaşama hakkı olan, doğurttuğumuz zaman yaşayabilecek bir
canlı adayıdır.
Polat :
Fetus hakları öyle bir konu ki aslında nereden bakarsan ona göre
farklı bir yorum geliyor. Özürlü olan, anomalisi olan bir bebeğin
doğumdan sonraki yaşamı boyunca ailenin bakımına muhtaç kalması
ekonomik nedenlerle ve psikolojik nedenlerle aileyi çok zorlar. Bu
bebeklerin, ileriki yaşlarda yetişkinlerin bakımları zor ve toplum
yaşamında bunlar için gerekli düzenlemeler yapılmamış durumda.
Gerekli donanıma sahip olmayan ailede bu çocukların daha fazla
mağdur olma, istismar edilme ihtimalleri de var. Farklı açılardan
farklı manzaralar gözüküyor. Olaya etik açıdan nasıl yaklaşmamız
gerekiyor? Hem hekimin hem de anne-babanın açısından bakalım.
Yayla :
Etik nedir? Ahlaki değerlerin bir disiplin içinde işlenmesi. Çok
yuvarlak bir laf aslında. Fetusun hakları nerede başlar? Biraz
önce sizin de sorduğunuz gibi fetus haklarını genelde 22-24.
haftalarda başlatıyoruz da neden? Çünkü o zamana kadar da
anne-babanın bazı hakları var. Yani fetus etiği, anne-baba
etiğiyle ve gebelik etiğiyle bir yerde çakışıyor. İşte bu
çakışmayı kanunlarla ayıramıyoruz. Hiçbir ülkede de böyle bir
ayrım yok. Ama her ülkenin kanunlara yazmadığı bazı kavramları
var, bazı ahlaki değerleri var. Bu yönde çalışmalar yapılmış ve
bazı kararlara varılmış. Etik anlamda net olarak şunu
söyleyebiliriz; 6. aya kadar bebek üzerinde anne-baba söz
sahibidir ancak 6. aydan sonrada anne-babanın çok fazla
karışmaması gerekir. Bu aydan sonra bebeğin haklarını hekimin
koruması gerektiğini vurgulayabiliriz.
Polat :
Temel noktanın altını çizmiş olduk. Bu hafta Prof. Dr. Murat Yayla
ile fetus haklarını konuştuk. Fetus hakları çok az konuşulan ama
aslında çok önemli bir konu. “0-18 Vurursan Kırılır” sloganıyla
yayınladığımız Çocuğun Hakları Var programımızda her hafta çocuk
haklarının bir boyutunu tartışıyoruz ama bugün henüz dünya da net
olarak cevabı verilemeyen bir konuda sohpet ettik. Çocuğun hakları
ne zamandan itibaren başlar? İlginç bir konuşmaydı. Teşekkür
ederim.
|