|

|
AÇIK RADYO SOHBETLERİ
2004 |
|
Prof. Dr. Oğuz POLAT |
Haftanın Konuğu :
Prof Dr. Esin
KÜNTAY
Adli Tıp Uzmanı
Cinsel İstismar
Polat
: ‘Çocuğun Hakları Var’ programımızda bu hafta yine çok önemli bir
konuda çok değerli konuğum Prof. Dr. Esin Küntay ile konuşacağız.
Kendisi gerçekten yıllardan beri çocuk hakları üzerine; özellikle
sokaklarda çalışan çocuklar ve çalışan çocuklar konularında ama
onlardan daha da önemlisi kız çocuklarının cinsel sömürü aracı
olarak kullanılması, sömürülmesi, cinsel bir meta olarak
kullanılması konusunda, çok güzel öncü çalışmalar yaptı. Birazdan
konuları tüm boyutlarıyla tartışacağız. Hoşgeldiniz. Nasılsınız?
Küntay
:
Teşekkür ederim. Her zamanki gibi birlikte bir söyleşi yapacağımız
için çok mutluyum.
Polat
:
Sağ olun. Sizin çok ilginç bir geçmişten gelerek çocuk hakları
üzerine çalıştığınızı biliyorum. Biraz kendinizi anlatır mısınız?
Küntay
:
Ben İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezunum. Daha sonra İngiltere’de
eğitim gördüm ve Çocuk Suçları üzerine ihtisaslaştım. Bütün ümidim
çocuk mahkemelerine yargıç olmaktı ama, o dönemler; 1960’lı
yıllar, henüz daha çocuk mahkemelerinin olmadığı yıllar olduğu
için ilk iş olarak, bir deneyim kazanmak adına İstanbul Emniyet
Müdürlüğü Çocuk Bürosu’nda göreve başladım.
Polat
:
Polis geçmişiniz var yani.
Küntay
:
Evet, evet. Yani aşağı yukarı işten ayrıldığım vakit Başkomiser
olmak üzereydim. Beş yıl, 1963-1968 yılları arasında bugünün Çocuk
Şube Müdürlüğü diye çalışan bir bölümün belki çekirdeğini
oluşturan ‘Çocuk Bürosu’nda çalıştım. O dönemlerde Necdet Uğur’un
girişimiyle kurulmuştu ve başında çok önemli birisi, Emniyet
Müdürü Nuran Sayın vardı. Belkide hayatımı çok etkileyen, ustam
olarak nitelendireceğim, son derece disiplinli ama çok içten,
sıcak bir yapısı olan Nuran Sayın, çocuğa nasıl yaklaşılması
gerektiğini ilk kez öğrendiğim kişidir. Kendisini şu anda tekrar
övgüyle anımsamak istiyorum, hatırası önünde. Tabii ki böyle bir
deneyim çok önemli. İnsan teorik olarak pekçok şeyi öğreniyor
ancak, yetişmiş olarak işhayatına atıldığında beklide biraz da
kafası beş karış havada, teorilerin uygulanması gerçeğiyle
karşılaşıyor. Sahada çalışmak teori ile pratik arasında denge
kurmayı öğretiyor.
O
dönemlerde evlerinden kaça çocuklar denirdi bugün sokak çocukları
deniliyor, o günlerde de vardılar. O dönemden bugüne bence bir çığ
gibi büyüdü sorun diyebiliriz. Hani siz bana “Sayıca ne kadar
büyüdü?” diye sorabilirsiniz ama bunu ifade etmem oldukça zor,
çünkü sokak çocukları çok hareketli çocuklar; her zaman aynı
mekanda kalmadıkları için, aynı çocukları aynı yerde bulup da
resmi sayıları söylemek pek de kolay değil. Ama gözle görülür
sayıca arttıklarını görüyoruz.
Polat
: O
kesin. Hakikaten artıyorlar. Sonrasında?
Küntay
:
1968 yılında Çocuk Bürosu’ndan ayrıldım. 1969’da avukatlık stajımı
bitirdim. Avukat olabilecekken önce 3 yıl Robert Lisesi’nde
İngilizce sosyal problemler ve sosyoloji derslerini okuttum. Daha
sonra 1973’den bu yana üniversite hayatım var. Yani 73-2004; aşağı
yukarı 40 senelik bir çalışma hayatı. En son Fen-Edebiyat
Fakültesi’nin dekanlığından emekli oldum. Ama her zaman
öğrencilerimizle yaptığımız bütün çalışmalar ve de benim yaptığım
alan çalışmaları hep İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün değişik
birimlerinde oldu. En son gene Asayiş Dairesi Ahlak Büro
Amirliği’nde yaptığım çalışmadan biraz önce söz ettiniz; cinsel
yönden sömürülen kız çocukları. Bunlar da tabii gene evden kaçan
çocuklar. Belki biraz sonra neden, niçin, başlarına ne gibi şeyler
gelebilir, hisleri nelerdir; bunları da tartışırız.
Polat
:
Peki şimdi ben biliyorum ki; biraz önce siz de söylediniz;
rakamsal olarak net ifade edilemese bile her geçen gün artarak
karşımıza çıkan sokaklarda yaşayan, çalışan çocuklar problemi var.
Türkiye’de bu problemi tanımlamak için neler söylersiniz? İlk
aklınıza ne gelir? Neden Türkiye’de eskiden de vardı, bugün de
artarak var, yarın da var olacak gibi gözüküyor?
Küntay
: Bu
kentsel bir olgu. Sokak çocuğu dediğimiz zaman büyük kentlerin
sorunu gibi düşünülmesi gerekiyor. Ve de büyük kentler
istikametinde güçlü bir toplumsal hareketlilik yaşıyor Türkiye.
1950’li yıllardan bu yana. Bugün de bu kentleşme sürecinin hızında
herhangi bir azalma olduğu söylenemez. Mesela İstanbul gibi büyük
bir kent yörüngesinde büyük bir nüfus hareketi, yani toplumsal
hareketlilik var. Buna bağlı olarak yeni gelenler bir istihdam
sorunu, işsizlik problemi, konut sorunu gibi pek çok sorunu
yaşadığı vakit, bu kentte tutunmaya çabalayan ailelerin çocukları
olabiliyor çoğunlukla sokak çocukları. Tabii ki bu bir kentsel
sorun. Bir yerde ekonomik sorunlardan da, toplumsal boyutu var ama
ayrı düşünülemez. Giderek zorlu yaşam koşulları diyelim; insanları
şehir hayatına iterken şehir hayatına uyum, adapte olabilme
sorunları var, kentlileşme sorunları var ki bunlar tam anlamıyla
kentleşemiyorlar ne yazık ki. Gitgide de bence yeni gelenler
açısından da böyle bir yoksulluğun nöbetleşe olduğu vurgulanıyor.
Yani nöbetleşe yoksulluk gibi düşünülüyor. Enformasyon toplumunda
sadece nitelikli insana gereksinim var. Niteliği olmayan işçiye
herhangi bir ihtiyaç olmadığı için iş bulamayan kişilerin farklı
marjinal sektörlere veya suç odakları içine kaymaları olasılığı
çok yüksek. Ben bundan kaygı duyuyorum. Yakın gelecekte gasp,
hırsızlık gibi suçlar bu çocukların arasında yaygınlaşacak.
Mesela sokakta çalışan çocuklar literatürde sokaktaki çocuklar
olarak değerlendiriliyor. Biraz daha sokaktaki çocuklardan
farklıymış gibi algılanması gerektiği ifade ediliyor. Literatürde
öyle ama ben bu ayırımın tam da doğru olduğunu düşünmüyorum, çünkü
birisinden ötekine kaymak da çok kolay yani.
Polat
:
Tabii, aralarında kesin bir sınır yok. Aslında sokakta yaşayan
çocuk ve çalışan çocuk böyle net bir çizgiyle ayrılmış iki grup
değiller. İç içeler. Bazen bakıyorsunuz o çocuk öteki gruba
geçiveriyor.
Küntay
:
Geçiveriyor çünkü bir model olarak algılıyor. Mesela çocuğa
sorduğun vakit; “Sokakta kimler var? Kimleri görüyorsun? Başka
senin gibi çocuklar var mı?” gibi, kendisi de ne yazık ki o da
toplumun yaptığı bir şeyi yapıyor, tinercilerden mi söz ediyorsun
diye adeta o da etiketliyor. Sonradan “onların yaptığını merak
ediyorum ben de bir kere denemeyi düşünüyorum” diyen çocuklara
rastladık. Bu beni ürküttü doğrusu ve babalara da bunu
açıkladığımız vakit, çünkü çoğu bunların Güneydoğu yada Doğu
Anadolu’dan göç eden ailelerin çocukları İstanbul’dakiler, biraz
duyarsızlar yani bunun farkındalar, çocuklarının başına gelecek
zorlukların, risklerin farkındalar da sırt çeviriyorlar.
Bilmiyormuş gibi davranıyorlar. Çok çocukları var. Bakın çok
çocukluluk da bir problem.
Polat
:
Ben de bunu vurgulayacaktım. Bilgi Üniversitesi’nde bir grup
öğrenciyle sokakta çalışan çocuklarla ilgili bir araştırma
yapıyoruz. Bugün son yaptıkları çalışmalara bakıyordum ve ilk beş
bilgi formunda “kaç kardeşiniz var?” sorusuna verilen cevaplar;
12, 8, 11, 7 ve 9’du. Rakamlar inanılmaz ve tabii nüfus
planlamasının olmayışı da bambaşka bir sorun. Nüfus planlaması
Türkiye’de eğer organize edilemezse; biz ne yaparsak yapalım, ülke
ne gibi önlemler alırsa alsın çözüm bence olmayacak.
Küntay
:
Sokaktan geçen bir kişiye sorduğunuzda; “Türkiye’nin bir numaralı
sorunu nedir?” diye hep file konusu dile getiriliyor. “Pazarlarda
filem dolmuyor” deniliyor. Aslında bu nüfus planlaması sorunu.
Sadece sokak çocukları yada sokakta çalışan çocuklar açısından
değil, aynı zamanda eğitimde yaşanan problemler de, çocuk ölümleri
problemi de hep nüfus planlaması sorunu. Çocuk Hakları dediğiniz
vakit en önde gelen çocuk hakkı, ‘yaşama hakkı’dır. Çocuk dünyaya
getiriyorsunuz ama 0-5 yaş çocuk ölüm oranları çok yüksek. Türkiye
çocuk ölüm oranı en yüksek ülkeler arasında yer alıyor. 0-5 yaş
1000 çocuktan en az 46’sı ölüyor. İsveç ile mukayese edecek
olursak, İsveç’te ölüm oranı binde üç. Bu sosyal yapıda ki
yanlışlıkları ortaya koyuyor. O zaman yaşatamayacağın, fiziksel,
psikolojik, fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayamayacağın çocukları
dünyaya getiriyorsun. Gerçekten de doğru düzgün nüfus planlaması
yok bu ülkede. Halbuki Anayasa’da da yeri var. Anayasa’nın 17.
maddesi; “herkesin yaşama, maddi, manevi varlığını geliştirme
hakları var” der. Demek ki burada, hem de bölgeler arası çok büyük
dengesizlik var ailelerin çok çocukluluğu açısından. Yaptığım
araştırmalarda ailelerde genelde 4-11 çocuk arasında çocuklar
olduğunu gördüm ve bunların %70’i 8-11kardeş arasında. Birkaç eşli
olupta 20-22 çocuğu olanlar var. Onlar evlenme olarak
algılıyorlar; tabii ki evlenme değil. Bizde tek eşlilik sadece
yasal olarak geçerli ama işte birkaç karım var gibi algılamak
suretiyle 20-22 çocuk yapılıyor. Bu kadar çok çocuklu ailede
çocuğun değeri kalmıyor. Oysaki en değerli varlığımız
çocuklarımız. Geleceğimiz onlara bağlı. Geleceğimizi
yetiştiremeyip, eğitemediğimiz sürece bir zaman gelecek, onların
yükünü omuzlarımızda taşıyamayacağız.
Polat
:
Çok katılıyorum.
Küntay
: Bu
olaylar artacak gibi geliyor bana, biraz ürküyorum. Nitekim
sokakta çalışan çocuklara dönersek, çocuklara yetenek ve becerinin
kazandırılmaması çok kötü. Bu çocukların eğitime kazandırılmaları
çok önemli. Ancak bu mümkün olamıyor çünkü, çocuklar mendil
satarak, tartı ile kilo ölçerek para kazanabiliyorlar. Bunu hizmet
vererek yapmıyorlar aslında. Çocuklara hep sorduğum bir soru
vardı; “kaça alıyorsun, kaça satıyorsun?” diye. Sötledikleri
kadarıyla çok da küçük miktarlara alıyorlarmış ama çocuklar
genellikle “İnsanlar bana acıyor yüzbin lira veriyor, mendili de
almıyor” diye cevap verdiler. Bu birkaç sene önce yapılan bir
çalışmaydı. Çocuklar iş yapmadan havadan para kazanıyorlar.
Bunları söyleyenler 4-5 yaşlarında çocuklardı. Bunu söylerken
gerçekten ürktüm. Hakikaten pompalanan başka bir düşünce biçimi
var. Hemen köşeyi dönelim, havadan para kazanalım gibi. Bu
çalışmayı yaptığım dönemde Vali Kutlu Akdaş Beydi. Kendisi çok
arzu ettiği için bizden böyle bir pilot çalışma istemişti. Ancak
çalışmanın ardından bugüne kadar soruna çözüm getirilemedi. Hiçbir
şey yapılmıyor demek istemiyorum. O çok yanlış olur. Çaba
gösteriliyor ama ona karşılık gene de bu çocuklar sokaklarda
olduğuna göre eğitim görmüyorlar, büyüdüklerinde ne yapacaklar
diye düşünüyorum. Beyoğlu’nun en hareketli, en canlı mekanlarında
dolaşıyorlar. Bu çocuklar ne yapacaklar? Ya marjinal sektöre
kayacaklar ya suç odaklarının eline geçecekler; suç işleyecekler.
Her gün medyada gasp haberleri okuyoruz, izliyoruz. Bu tip
olayların artacağı yönünde bir kaygım var.
Polat :
Sorunlar büyük ve bunları aşmak zorundayız. Bunu başarmak için hem
teorik anlamda, akademik anlamda hem de sivil toplum anlamında ve
sahada bir çok insan çok işler yapmaya çalışıyor. Siz de bunların
içerisinde ki öncülerden birisiniz. Neler yapıyorsunuz yada neler
yapılmalı? Biraz onlardan bahsedelim.
Küntay :
Bir bölüm arkadaşımla beraber uluslar arası bir kuruluş için
yaptığımız en son araştırmamız çok ilginçti. Söylemiş olduğum gibi
İstanbul Emniyet Müdürlüğü çıkışlı olmamın da büyük yararı oldu bu
çalışmada. Bana hak tanıdılar, destek verdiler, böyle bir alan
çalışması yapmama fırsat tanıdılar. Aile içi şiddet, sömürü,
istismar konuları, onun dışında çok önemli bir değer olan aile
namusu değeri - bekaret konuları gibi nedenlerle kız çocuklar
evden kaçıyorlar. Bu kız çocukları erkekler gibi sokakta
kalamıyorlar, zorunlu olarak bir yerde barınmaları lazım.
Polat
:
Doğru da yapıyorlar çünkü sokağın riskleri var.
Küntay
:
Çocuk kaçtığı vakit sokağın riskleri onu sarmalıyor. Tabii bir
yere kafasını sokacak. Bunun için çok çekici odaklar var
sokaklarda; kendi gibi evden ayrılmış, biraz daha tecrübeli,
deneyimli kişiler var. Kendilerinin herhangi bir niteliği yok, ne
yapacaklar? İyi hayat vaatleriyle, “gel sana kafanı sokacak bir
yer verebiliriz, çok para kazanabilirsin” gibi vaatlerle
kandırılıyorlar. Burada küreselleşme dalgasının çok büyük etkisi
var. Medyanın renkli yaşamı körükleyen programlarının etkisi var
ne yazık ki. O çocuklar medyada devamlı yokluktan starlığa gelmiş
insanları izliyorlar ve otomatik olarak ben de olabilirim fikrini
geliştiriyorlar. Böylece çıkmaz bir yola giriyorlar. Tamamen
sömürülüyorlar. Bu çocuklar literatürde ‘ticari seks işçisi’
olarak tanımlanıyor. Ben bu tanıma da çok karşıyım. Yani ticari
seks işçisi dediğiniz vakit ücretini alıyor ve işçilik yapıyor
diye düşünüyorlar.
Polat
:
Sanki yasalmış, çocuk kendi rızasıyla çalışıyormuş gibi. Halbuki
öyle bir şey yok. Çocuk var olabilmek için, bir yerde barınabilmek
için bu duruma düşüyor, düşürülüyor. Ayrılmaları ise mümkün
olmuyor çünkü, fuhuşun olduğu yerde şiddette var.
Küntay
:
Toplumun bu çocuklara bakış açısı çok ters. Hep adlandırarak,
isimlendirerek, etiketleyerek bakıyorlar. Halbuki hiç öyle bir şey
yok. Ne rıza var, ne istek var. Arkada bir hayat kavgası var.
Başıboş kalmış, yapabilecek hiçbir şeyi yok. Kendi
dillendirdikleri şekilde; “Ben bugün köle gibiyim, çağdaş toplumun
kölesiyim, ne yapabilirim, herkesin haftada bir kere dinlenme
hakkı var benim o hakkım bile yok, ben mecburum, otelimin parasını
ödeyeceğim, kimse bana bir fincan kahveyi bedava vermiyor - ödemek
zorundayım, ve mecbur oluyorum o discoların kapısına tekrar
gitmeye”. Bu ifadeler bir çıkmazı işaret ediyor ve bu çocuklar
kendileriyle ilgilendiğimizi görünce bize soruyorlar “ne
yapabilirim” diye.
Polat
:
Peki, çocuk, aile baskısı yada istismar nedeniyle, töre cinayetine
kurban gitmemek için yada medyada sunulan pırıltılı yaşamlara
özenip kaçıyor veya birisine aşık olup peşinden geliyor ama
sonradan ortada bırakılıyor, satılıyor yani kandırılıyor – bir
şekilde evinden ayrılıyor.
Küntay
:
Genelde sizin söylediğiniz son neden çok büyük rol oynuyor. Genç
bir erkek arkadaşı olabiliyor. Zamanla beraber olma kaçınılmaz bir
son olarak önüne çıkıyor. Birlikte bir kere olduğu vakit “Artık
ben eve geri dönemem”, “namus her şeydir, ben yitirdim” şeklinde
anlatısı; çocuğun kültürel değerlerimizi nasıl içselleştirdiğini
gösteriyor bu. O bakımdan çocuğa çok daha toleranslı davranmak,
buna karşı yasal düzenlemeleri de töre cinayetlerinde gördüğümüz
gibi ‘ağır tahrik’ gibi toleranslardan arındırmak gerekiyor.
Polat
: Kesinlikle. Peki, çocuk kaçtı ve İstanbul’a geldi.
Nitelikleri yok bir işte çalışamaz ancak yaşamak zorunda. Bu
noktada bu çocukların yolu mafya ile mi kesişiyor? Organize
çeteler mi var? Yoksa böyle çalışan başka çocukları mı buluyorlar?
Nasıl bir süreç yaşanıyor?
Küntay
:
Şimdi şöyle. İstanbul’a geldi diye bir konu yok genelde. Çünkü
İstanbullu çocuklar da kaçıyorlar evden. Tabii ki Anadolu’dan
kaçanlar var aralarında ama İstanbul’da evlerinden kaçanlar da
önemli bir oranı oluşturuyor. Bunu bir üçgen gibi düşünün.
Cinselliğini satışa sunan çocuk var, müşterisi var ve aracılar
var. Çocuk, aracıya yakalanıyor. Bu aracı bir çok yerde
kendisinden yaşça biraz daha büyük ama bu alanda daha deneyimli
bir kadın veya kız olabiliyor yada arkadaş gibi görebileceği veya
aşık olabileceği bir erkek oluyor. Aracı, çocuğu vaadlerle
kandırıyor, bir müddet iyi davranıyor sonra da fuhuşa zorlamaya
başlıyor, borca sokuyor.
Ben
burada meselenin bir miktar tabii organize boyutu olduğunu da
düşünüyorum. Düşünmüyor da değilim. Mesela çocuklar anlatırken iç
içe bir şey var. Bunlar çoğunlukla ilaç bağımlısı oluyorlar zaman
içerisinde. Yaptıkları işten o denli nefret ediyorlar ki işte ne
kullanabilir? Esrar. Ama çoğunlukla ilaç bağımlısı yani reçete ile
satılan ilaçları piyasadan, nereden alındığı da ortada yani,
nerede satıldığı. Tek tek alabiliyor. Hap bağımlısı oluyor bu
çocuklar. Şimdi anlatırken işte böyle kendilerine özgü tabirleri
var, biraz öğrenmek lazım iyice anlaşabilmek için. Kendi
aralarında sarı sarma, çarşaf sarmak, kuru basmak falan diye
konuşuyorlar. O zaman anlıyorum ki çocukların bazıları hem çocuk
satanlarla bir aradalar hem de uyuşturucu örgütlerinin içindeler.
Bunlara uyuşturucu sattıklarını düşünmüyorum. Mesele oraya kadar
gitmeyebilir ama en azından kendisini satanın aynı zamanda
uyuşturucu maddeleri sattığını gördüklerini anlatan çocuklar var.
Fuhuş ve uyuşturucunun iç içe olduğu bir durum sözkonusu.
Polat
:
Zaten dünyada da bakıldığı zaman fuhuş, uyuşturucu, çocuk kaçırma,
hepsi iç içe geçmiş bir zincir ve kara para buradan kaynaklanıyor.
Tabii çocuk fuhuşu bugünün sorunu değil, eskiden beri vardı ama
bugün artık iyice gün yüzüne çıktı.
Küntay
:
Tabii. 1999’da İLO’nun 182 sayılı sözleşmesi Cenevre’de imzalandı.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi kadar olmasa da tarag
bulma açısından oldukça geniş kapsamlı bir sözleşmedir. Biz de
taraf devletiz. Bu; çocukların en kötü koşullarda çalıştırılmasa
son verilmesini ve önleyici ivedi tedbirlerin alınmasını
hükümlendiren bir sözleşmedir. En kötü koşullarda çalışma; fuhuş,
ev hizmetlisi olarak çalıştırma, diğer ticari sömürüler ve bugün
çok gündemde olan önemli konulardan bir tanesi olaran çocuğun
pornografik malzeme olarak kullanılmasını kapsar.
Polat
:
Çocuğun pornografide kullanılması belki de birinci sırada gelen
konulardan bir tanesi.
Küntay
:
Pornografik malzeme olarak çocuğun sömürüsü de yeni bir tema
değil. Geriye doğru baktığım vakit, 1960’lı yıllarda gazetelerde
sık sık ‘artist olmak isteyenler’ şeklinde ilanlar olurdu.
Özellikle evlerinden kaçan kız çocukların bu ilanlara kanmak
suretiyle o adreslere gittiğini biliyoruz. Nitekim bunlardan bir
tanesi ki bütün yaşam sürecini takip ettik sonradan. Çok çok güzel
bir kızdı ama ne yazık ki şu anda hayatta değil, sonu ölümle
noktalandı. Bu çocuk gidiyor bir adrese ve film artisti olmak
istediğini söylüyor. Orada “ne kadar iyi resim veriyorsun,
fotoğraf veriyorsun görelim” diyerek fotoğrafını çekiyorlar. O
dönemlerde bluzunu üstünden çıkarması, gömleğini biraz omzundan
düşürmesi müstehcen sayılırdı. Bu fotoğraflar çoğaltılıp
Sirkeci’de postanenin önünde satılırdı. Biliyorum çünkü Emniyet
Müdürlüğü Sansaryan Han’daydı. Fotoğraf makinesiyle çocuk sömürü
olayı. Çocuk tabii bunu bilmiyor, artist olacağını varsayıyor
falan. Sonra bu kişi basılmıştı. Kendisi mahkeme kanalıyla ceza
evine konuldu. Yalnız bir gazetenin en arka sayfasında çocukların
resimleriyle bir haber çıktı. Ben sonra yeniden arşivlerden bu
gazeteyi buldum. Haberin ertesi günü çocuklardan birisi;
sömürüldüğünün farkında değilmiş, öğrenince intihar etti. Bugün de
yine, yapılan araştırmalara bakıyoruz, sömürünün farkına varınca
çocuklar intihar ediyorlar. Günümüzde Sirkeci’deki tel raylardan
internet sitelerine kaydı çocuklar.
Polat
: O
tarihlerden bu yana hiçbir şey değişmemiş, sadece teknoloji girmiş
içine.
Küntay
:
Evet. Bu sömürüyü yapanlar insana en yakın kişiler. Biz bu yönde
servis içi eğitim de yapıyoruz. Özellikle çocuk polisine. Bazı
yurtdışından uzmanlarda katılıyorlar eğitimlere. Onlarda sömürünün
en yakın, en güven duyulan kişiden geldiğine katılıyorlar. Ticari
seks işçisi olarak çalıştırılan kız çocuğunun önce büyük güvenini
kazanıyorlar. Önce o güven ilişkisinin kurulması lazım. Ondan
sonra çocuk tam anlamıyla sömürüldüğünün ayırtına varamıyor.
Giderek şiddetle ve gerçeklerle karşılaşıyor.
Bir
de otostop yaparak çalışanlar var. Onlar parayı kimseye kaptırmama
telaşı içinde büyük tehlikelere atılıyorlar. Ben onları adeta
sisli havada uçmaya çabalayan pilotlara benzetiyorum. Hava sisli,
uçmaması lazım ama uçuyor. Onları çok büyük riskler bekliyor.
Hertürlü aşağılanıyorlar, dayak yiyiyorlar, bir tanesinin boynunda
kesik izleri vardı, uzak açık alanlara götürülüyorlar, 5-6 kişi
tarafından kullanılıyorlar. Çok büyük riskler var ancak ne yapacak
yaşamını sürdürmesi lazım. Yoksa toplumun algıladığı gibi bunlar
buradadır, bunlar isteyerek bu yolu seçtiler değil. Buna
kesinlikle karşıyım ben. Öyle bir şey yok. Sosyal araştırmalar bu
bilgilere ulaştığı andan itibaren önlemler alınmalı. Yani politika
önerileri araştırma verilerine dayalı olarak yapılmalı. Biz bu
gerçekleri ortaya koyduk ve nitekim büyük bir adım atabildik. Yani
şimdi resmen böyle. Bu çocuklara yardım edecek platformlar oluştu.
Çocukların sığınabilecekleri bir mekan hatta şimdi ikinci adım.
Polat
:
Çok doğru. Politikaların muhakkak araştırmaların, verilerin
ışığında geliştirilmesi önemlidir. Sorunun niteliği nedir,
ciddiyeti ne boyuttadır, kimleri kapsar, neden ortaya çıkıyor gibi
sorulara cevap verecek veriye ihtiyaç var. Araştırmalar çok
kısıtlı çünkü Devlet’in bunun için ayırdığı fonlar çok kısıtlı.
Bunun ötesinde, özellikle araştırma konusunun çocuğun ticari
cinsel sömürüsü olduğu durumda, araştırmalarda ne gibi zorluklar
olabiliyor?
Küntay
:
Konu çok duyarlı olduğu için ve bu işler toplumda gizlilik içinde
yürüdüğü için; toplum bu konuda bilgi sahibi değil, suçluyor
çocukları ve size destek vermiyor, araştırma çok zor
yapılabiliyor. Bir çok yerden kolay destek alamadık biz.
Söylediğimiz vakit; “Yok canım Türkiye’de böyle şeyler mi var?”
diyenler oldu. İnsanlar inanmadılar. Diyelim ki veriler var. “Kaç
kişi?” derseniz, rakam verilecek kolaylıkta değil bu meseleler.
Kız bir gün bir discoda bulunur, polis kovalar ertesi gün başka
bir yerde olur. Masaj salonlarına giderler, otostop yaparlar.
Tıpkı sokak çocukları gibi sürekli gezerler. Rakam söylemek kolay
değil ama bu çocuklar varlar ve onlara elimizi uzatmamız lazım.
Bir sosyal araştırmayla neticeye ulaşılmalı.
Polat
:
Tabii yapılanlar kağıtlarda kalmamalı. Gerçeklere dönüşmeli. Bu
çocuklar travma yaşıyorlar ve kurtulmayı bekliyorlar.
Küntay
:
Kesinlikle kağıtlarda kalmamalı. Çocukların sonradan rehabilite
edilmeleri gerekiyor. Bu çocuklarla uğraşmak hiç kolay değil. Uzun
zaman gerekiyor, tolerans gerekiyor.
Polat
:
Bu çocukların kendi yaşamları içerisinde depreme uğramış
olmalarının; çok büyük travmaları yaşamanın dışında başka bir
toplumsal boyutta sorunları var: Bulaşıcı hastalıklar. Son
yüzyılın en büyük belası kabul edilen AIDS’in en büyük bulaşma
yollarından bir tanesi de bu. Çocukların bizzat uğradıkları
hasarın dışında topluma da böyle bir açmazı var.
Küntay
:
Tabii bu çocuklar işleri bittiğinde kendi yaşıtlarıyla eğlenmeye
gidiyorlar, yaşıtlarıyla birlikte oluyorlar. Sanılanın aksine öyle
farkedilmiyorlar.
Polat
:
Biz toplum olarak bazı şeylere gözümüzü kapatıyoruz. Devekuşu gibi
kafamızı toprağa gömüyoruz. Kendi canımız yanana kadar hiç
ilgilenmiyoruz. Duyarsızız ama sıklıkla “gasp edilmek istemiyoruz,
sokaklarda yürüyemez hale geldik” şeklinde yakınıyoruz. Herkes suç
çetelerinin arttığından bahsediyor ama bunlar nereden çıktı, nasıl
arttı kimse sormuyor. Peki sormak, sorgulamak gerekmiyor mu?
Küntay
:
Aslında bizim de hep vurguladığımız bu. Toplumu bilinçlendirme çok
önemli. Toplum bilinçlenirse sırt çevirmez. Sadece ortaya bir olay
çıktığı vakit çocukları “tinerciler” veya “küçük fahişeler” diye
suçlayarak, etiketleyerek olmaz. Bu çocuklar toplumda kurtulunması
gerekli “pislikler” olarak algılanıyorlar. Bu korkunç bir
yaklaşım. Eğer bu çocuklar varlarsa bundan hepimiz sorumluyuz.
Onun için hepimiz bunun bir ucunu tutmalıyız. Bu konuda çalışan
sivil toplum örgütleri var. Resmi otoriteler var. Onların bir kere
işbirliği yapmaları çok önemli.
Toplumun bilinçlenmesine bir örnek verelim. Sokakta mendil satan
çocuklara para vermeyin, evlerine götürüyorlar, aileleri
çocukların elinden bu parayı alıyorlar kendileri çalışmıyorlar
diye anlatıyoruz. Aldığımız yanıtlar hep “acıyoruz, karnı aç”
oluyor. Aslında bu o anlık vicdanını rahatlatmak. O an acıyor
sonra kafasını çeviriyor ve unutuyor. Düşünmüyor ki o çocuk
büsbütün batağa doğru saplanıyor. Bütün mesele o. Suçlamak değil,
olayadaha değişik açıdan bakmak. Medyayada çok önemli rol
düştüğüne de inanıyorum. Bu konuda yani ciddi programlar yapılması
gerekiyor. Örneğin, tecavüze uğramış bir çocuk haber malzemesi
olarak 2-3 dakikada aktarılıyor topluma. Nedenlerine, çözüm
önerilerine yerverilmiyor. Toplum da “vah vah” diye seyrediyor,
duyguları harekete geçiyor ama uçsal ve rasyonel davranma
eğilimine herhangi bir katkı da getirmiyor bütün bunlar.
Polat
:
Sadece sansasyonel düzeyde kalıyor, merakı gideriyor ama
düşünmeye; “ne yapabilirim” diye sorgulamaya sevk etmiyor.
Küntay
:
Çocukla ilgili çalışanlarında uzmanlaşması, hizmet içi eğitimler
almaları gerekiyor. Uzmanlaşmak hem bilgi edinmek hem de saha da
uygulamak anlamında olmalı.
Polat
:
Çok haklısınız. Gerçekten toplumun bu konuda bilgilenmeye ihtiyacı
var. Buna katkımız olsun diyerek www.0-18.org adresinde bir web
sitesi kurduk. Çocuk haklarıyla ilgili hertürlü konu hakkında
bilgi ve görüşlere yerveriyoruz. Önemli bir kaynak oluşuyor.
Sayın Prof. Küntay; sohpetiniz için size çok teşekkür ediyorum.
Bugünün son mesajını sizden duyalım istiyorum.
Küntay
:
Benim toplumdan bir isteğim var: herkese empati ile yaklaşmaları
gerektiğini düşünüyorum. Yani başka bir değiş ile “ben bu çocuğun
yerinde olsaydım veya benim çocuğum bu çocuğun içinde bulunduğu
koşullar içinde olsaydı ne yapardı” diye bir kere daha düşünerek
sıcak yüreğiyle bu çocuklara ellerini uzatması gerekiyor. Aksi
halde, anlayış göstermemenin sonuçları çok daha ciddi problemlere
doğru götürecek.
|