|

|
AÇIK RADYO SOHBETLERİ
2004 |
|
Prof. Dr. Oğuz POLAT |
Haftanın Konuğu :
Yard. Doç. Dr.
Ayşe ARMAN
Marmara Üniversitesi, Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi
Duygusal İstismar
Polat
:
Bu hafta daha yeni gündemde tartışılan kolej ve Anadolu Liseleri
sınavlarının bir başka boyutunu; duygusal istismarı konuşacağız.
Değerli konuğum Yard. Doç. Dr. Ayşe Arman. Ayşe Arman, benimle
aynı üniversitede; Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk
Psikiyatrisi bölümünde öğretim üyesi. Öncelikle duygusal
istismarın tanımından başlayalım. Duygusal istismar nedir?
Örnekleyerek anlatalım çünkü bu diğer istismar türleri gibi
fiziksel eylem olmadığı için tanısı farklı.
Arman
:
Duygusal istismar, istismar türlerinden birisi ve bütün diğer
istismarlarla; fiziksel ve cinsel istismarla birarada
görülebiliyor hatta hemen hepsine eşlik edebiliyor. Aslında
tamamen sözlü olarak yapılan istismar. O yüzden fiziksel bulguları
yada arda kalan bir takım özellikleri yok. Birkaç örnek vermek
gerekirse; ebeveyn veya bakım veren tarafından reddedici tavırda
bulunma, tecrit etme, izole etme, ihmal etme, görmezden gelme,
aşağılayıcı tavırlarda bulunma, çocuğu sosyal olarak izole edici
bir tavra teşvik etmek ve belki de gereğinden fazla şey bekleme,
yetişkinleştirme dediğimiz tavır.
Polat
: ‘Yetişkinleştirme’ çok ilginç bir kavram. Çevremizde sıklıkla
olgularına rastladığımız bu kavramı biraz açalım. Yetişkinleştirme
derken neyi kastediyoruz?
Arman
:
Yetişkinleştirme; erişkin kişinin - bu öğretmen olabilir, aile,
ebeveyn olabilir - çocuğun vaktinden önce akademik ve sosyal
olarak gelişmesini çocuğun gelişme hızından hızlı gerçekleşmesini,
yani çabuk büyümesini beklemesidir. Yetişkin çocuğun bir an önce
başarı göstermesini bekler ve çocuğu olduğu gibi kabul edemez.
Sürekli yetişkin tarafından eleştiriye maruz bırakılan, yetersiz
bulunduğu için cezalandırılan çocuk, kendi potansiyelini de
gerektiği gibi ifade edemez.
Polat
:
Demek ki yetişkin çocuğu yaşından daha büyük bir role
soyunduruyor. Anne-baba bunu bilerek mi yapıyor yoksa farkında
olmadan mı yapıyor?
Arman
: Bu
çoğunlukla bilerek yapılan bir şey değil aslında. Daha çok
kişilerin kendi ihtiyaçlarına, arzularına karşılık gelen bir durum
oluyor. Yetişkin aslında çocuğa zarar verme planıyla yapmıyor
bunu. Beklentilerini gösteriyor.
Polat
:
Anne-baba bunun zararlı olduğunu bilmiyor mu ki çocuğuna sürekli
olduğundan daha büyük bir yaştaymış gibi davranıyor?
Arman
:
Yetişkinin kendi çocuğunu tanıyamıyor. Çocuğunun özelliklerini ve
yeteneklerini bilmiyor olmasıyla ilgili olabilir. Diğer bir açıdan
bakıldığında ise bunlar ortamın beklentileride olabilir. Bu bir
yarış ortamı olabilir, not ortamı olabilir. Yetişkinleştirme
performans beklentisiyle de ilgili olabilir.
Polat
: O
zaman durum kötü; tam yarışmacı bir ortamdayız ve herkes çocuğunun
hep en iyi yada daha yüksek alması için uğraşıyor. Toplumca çocuğu
hep zorlayan bir ortamda mı olacağız?
Arman
:
Gerçekten bunun üzerinde durmak, değerlendirmek gerekiyor.
Çocukların not almada başarılı olmalarından başka yapabilecekleri
birçok şey var. Gelişme dönemindeler, büyüme dönemindeler. Bu
dönemler geriye gelmiyor. Çocukların çalışmalarının yanı sıra
dinlenmeleri de, eğlenmeleri de, oyun oynamaları da veya
istediklerini bir parça kendi kendilerine yapmaları da gerekiyor.
Çocukların anne-babalarıyla, öğretmenleriyle yada büyüklerle ders
çalışmanın dışında başka şeyleri de paylaşmalarını istiyoruz
genelde.
Polat
:
Çok doğru ve burada hemen saplama yapmak lazım : Çocuk Hakları
Sözleşmesi sadece kağıt üzerinde var olan uluslararası bir
sözleşme olarak kalmamalı. Sözleşme işletilebilmeli. Artık
herkesin ezbere bilmesi gereken Sözleşme’nin birinci maddesine
göre 0-18 yaş arasında ki herkes çocuktur. Bu oldukça geniş bir
yelpazeye işaret ediyor. Buradan hareketle ve biraz evvel
bahsettiklerimizin ışığında; çocuk kavramının içerisinde ki en
önemli boyutlardan birisi de her yaşın kendine göre bir yaşam
sürme ve gelişim gösterme standardı var. Çocuk oyun çağında ise
oyun oynamalı, okul çağında ise okula gitmeli, çalışmaya ancak
çalışma yaşına geldiği zaman başlamalı. Çocuğun günlük hayatı
planlanırken yaşının gerekleri göz önünde bulundurulmalı.
Uygulamaya baktığımızda, çocuk oyun oynamak istediği zaman ya
oynayacak park bulamıyor ya oyuncak bulamıyor yada ailenin
ekonomik durumu müsade etmediği için çalışmak zorunda kalıyor. Bir
diğer örnekde çocuk oyun oynayacağı zamada bile ders çalışmaya ve
ödev yapmaya zorlanıyor. Tam tersi durumlarda sözkonusu: Çocuk
okula gitmesi gerektiği halde okula gönderilmiyor. Kız
çocuklarımızın en büyük sorunlarından bir tanesidir eğitimden uzak
tutulmaları.
Genellikle daha tehlikeli boyutlara ulaştığı gerekçesiyle hep
çocuğun dayak yemesini, cinsel saldırıya uğramasını, çalışmasını,
sokakta yaşamasını yada uyuşturucu kullanması gibi sorunları hep
tartışıyoruz. Ancak, çocuğun günlük hayatının içerisinde sağlıklı
ve mutlu bir birey olarak yaşayabilmesi için gereken bazı
kaynaklara ihtiyacı var. Çocuğun anne-babasından, çevresinden
sürekli olarak beslenmesi gereken bazı diğer ihtiyaçları var.
“Çocuğu koruyoruz, besliyoruz, bakımını yapıyoruz bu yeterlidir”
demek gibi bir hakkımız yok. Çocuğa, çocuk için olabilecek en iyi
yaşamı sağlamakla yükümlüyüz. Bu da Sözleşme’nin en önemli
maddelerinden bir tanesi. Çocuğa verilebilecek en mükemmel yaşam
standardını sunmak hem Taraf Devlet’in, hem anne-babanın yada
çocuğa bakmakla yükümlü olan herkesin görevi. Bu aşamada artık
çocuğa sevgi ve ilgi göstermenin, oyun ve boş zaman değerlendirme
fırsatı tanımanın, bunların ötesinde duygusal istismarın ve
ihmalin bir lüks olduğu görüşünden derhal sıyrılmalıyız. Eğer bu
zihniyet sürüp giderse gelecekte çocuklarımızın toplumun çarpık
bir dişlisi haline gelme ihtimali çok yüksek. Günümüzde herkesi
rahatsız eden ve hep tartışılan bir konu var: Niye ilişkiler her
geçen gün daha problemli hale geliyor? Neden boşanmalar daha
yüksek? Neden toplumda kavga/şiddet oranı çok yüksek? İnsanlar
sorunlarını kendilerini ifade etmek yerine tartışarak, kavga
ederek çözmeye başladılar. Bunun kökeninde bu duygusal anlamdaki
ihmalin, duygusal anlamdaki istismarın çok önemli bir yeri var.
Ayşe
Arman çocuk istismarı konusunda gönüllü çalışan birisi olmasının
yanında işi gereği de çok sayıda bu tarz olgularla karşılaşıyor.
Şimdi kendisiyle örneklerle duygusal istismarı konuşmaya devam
edeceğiz. İlk örneğimize geri dönecek olursak; bildiğiniz gibi
çocuklar birkaç sene evvelinden yarış atı gibi bir sınava
hazırlandılar ve sınavlar henüz bitti. ‘Yarış atı’ yıllardır
çocuklarımız için kullandığımız doğru bir terminoloji.
Anne-babalar konuşurken hep bir ikilemden bahsediyorlar aslında;
çocuğumuza yarış atı gibi davranmayalım ama iyi bir okulda okuması
için bu sınavdan geçmesi lazım. Ebeveyn, çocuğu iyi yetişsin diye
kendi vaktinden ve maddi açıdan fedakarlık yapıyor. Sınava
başvuran çocuk sayısını düşünecek olursak, başarı için çocuğun
oyun saatinden de çalmalar ve eve özel hocalar getirmeler,
kurslara yollamalar gerekiyor. Anne-babalar bu yaptıkları
fedakarlıklar için kınanmayı haketmediklerini düşünüyorlar. Onlar
da kendilerince çocuklarının iyi bir eğitim görmesi için çaba
sarfediyorlar sonuçta. Bu ikileme nasıl bir yaklaşımımız olmalı?
Arman
: Bu
tabloyla birlikte bize ruh sağlığı açısından başvuran birçok aile
de oluyor. Özellikle tam sınav zamanı ama sınavdan birkaç ay
sonrasına kadar bir takım psikosomatik belirtiler, davranış
problemleri, depresif belirtiler daha çok gözlemlenmeye başlıyor.
Sanki kavga bitiyor ama problem devam ediyor gibi bir durum var.
Diğer taraftan ortada bir gerçek de var tabii; hakikaten kaliteli
eğitim alabilmede bir yarış var. Bir anne-baba bize böyle bir şey
sorduğunda kendileriyle mevcut gerçekliğin içerisindeki doğruları
da kaybetmemek gerektiği üzerinde konuşuyoruz. Böyle bir yarış
varsa, çocuk da bir şekilde bu durumun içerisinde ise, çalışmaya
belli bir ritimde devam edilecektir. Bu kaçınılmaz ama bazı
gözlemlediğim durumlarda aile gerçeği yitiriyor ve onlar da
koşmaya başlıyorlar. Bu yarışın içine atıyorlar kendilerini. O
zaman da çocuğa bir takım haksızlıklar olabiliyor. Çocukla daha az
zaman geçirilmeye başlanıyor, çocukla geçirilmesi gereken
eğlenceli zamanlar azalıyor, çocuğun ders ve notları dışındaki
yeteneklerinin üstü örtülmeye başlıyor ve çocuktan beklenen sosyal
gelişim minimuma iniyor. Çok daha mekanik diyebileceğimiz zorlu
bir durum ortaya çıkabiliyor.
Polat
:
Oysaki çocuğu ruhsal anlamda da beslemek gerekiyor. Çocuk kendi
ruh dünyasını zenginleştirmek için oyun oynayacak, televizyon
seyredecek, gazete okuyacak, sinemaya gidecek, muhakkak
arkadaşları olacak, spor yapacak. Bunlar çocuğun yaşamından
soyutlandığı zaman sosyal izolasyon başlamış oluyor ve sonuçta
çocuk yavaş yavaş insan ilişkilerinden kaçıyor, iletişim
becerileri kazanmaktan alıkonuluyor.
Arman
:
Evet. İlişkiler daha mekanik, daha kısa süreli, bir parça daha
amaca yönelik olarak gelişiyor. Süreç ilişkileri değil de daha
amaca yönelik bir takım ilişkiler olmaya başlıyor. Bazen farklı
aileler, farklı yaklaşımlarla da karşılaşıyoruz. Çok az bir oranda
kalsalarda yarışın dışında duran, eğer çocuğun kapasitesi yeterli
ise zaten başarılı olabileceği mentalitesine sahip aileler de var.
Çocuklarının yarışın dışında, sistemin dışında kalıp yine de
kendilerini ifade edebileceklerini düşünüyorlar. Ne yazık ki çok
küçük bir azınlıktır bu bahsettiğimiz aileler.
Polat
:
Buna katılıyorum. Çocuğun eğer kişiliği gelişmişse ve zaten zeka
anlamında da belli bir kapasiteye sahipse başarı kendiliğinden
oluşacaktır. Diğer taraftan zorlayarak bir yere sıkıştırmak
aslında çocuktan eksiltmek anlamına gelir.
Arman
:
Bir diğer gözlem ise, yarışa hazırlanan çocukların kişiler arası
ilişkilerde, arkadaşlık ilişkilerinde bir parça agresif, saldırgan
tavırlar; bunun illa çok zarar verici olması gerekmiyor,
sergiledikleri daha sert, daha tırnak içinde acımasız
olabildikleri şeklindedir. Çocuklar sıkıntılarını bu yolla çözmeye
çalışabiliyorlar. Çocuğun keyifli vakit geçirme zamanı
kısıtlandıkça bu tarz gelişimlere rastlanabiliyor.
Polat
:
Çok doğru. Çocukların acımasızlık sergileyebileceklerinden
bahsedince bir örnek vermek istiyorum. Bu haftaki www.0-18.org
köşemde çocukların acımasızlığından bahseden bir yazıya yer
verdim. Bunun üzerine çok sayıda hep aynı şeyi soran e-mail aldım.
Medyaya yansıyacak büyüklükte Balıkesir’de geçen bir olaydı bahsi
geçen. Kısaca; 13 yaşında bir çocuk okulda bir üst sınıftan 4-5
erkek çocuğun bir kız çocuğu taciz ettiğini, elle sarkıntılık
yaptıklarını görüyor ve öğretmenlerine haber veriyor. Öğretmen
diğer çocukları çağırıyor, onlara kızıyor ve gerekli uyarıyı
yapıyor. Sonrasında çocuklar kendilerini ihbar eden çocuğu
dışarıda yakalıyorlar, ıssız bir yere götürüyorlar ve ölesiye
dövüyorlar. Çocukta kemik kırıkları ve sigara yanıkları tespit
ediliyor. Çocuklar kendi akranlarına inanılmaz işkence yapıyorlar
ve çocuk komaya giriyor. İnanılmaz bir acımasızlık söz konusu.
William Golding’in Sineklerin Tanrısı (Lord of the Flies) kitabını
hatırladım. Kitapta kaza sonrasında ıssız adaya düşen bir grup
çocuğun kendi aralarında girdikleri acımasız iktidar savaşından
bahsedilir. Halbuki çocukla acımasızlığı bir araya getirmek çok
zor.
Arman
:
İstismarın nesilden nesile, bireyden bireye taşınma özelliği de
var aslında. İstismar ortamında yetişen çocuk cevaben kendisi de
şiddet uygulayabiliyor, agresif davranabiliyor. Verdiğiniz bu
örnekte olduğu gibi istismarla ilgili bir olayı değerlendirmek çok
yönlü bir yaklaşımı gerektiriyor. Klinik ortamda bu kadar ağır bir
örnekle karşılaşmadık ama temkinli olmamız ve çözüm noktasına çok
adım adım gitmek gerektiğini biliyoruz. Duygusal hareket etmemek
ve planlı olmak gerçekten bu tarz çocuklarla çalışırken çok
önemli.
Polat
:
İstismar edilen çocuğun kendisinin de istismarcı olabileceğini,
agresif tutumlar içinde olabileceğini, iletişim kurmakta, öfke
denetlemekte yetersiz kalabileceğini konuştuk. Çok gündemde olan
bir başka konu da medyada seyredilen haberlerin, izlenen
dizilerin, zaman zaman reklamların da çocuklara şiddeti öğrettiği
malum. Bu konuda görüşlerini alabilirmiyiz?
Arman
:
Medyada görülen, duyulan şiddet içerikli temalar aslında çocukları
olduğu kadar büyükleri de etkiliyor. Toplumda bir hissizleşme
(afyon etkisi) gerçekleşiyor ve bireyler, şiddet olağandışı bir
şey değilmiş gibi bir algılama sürecine giriyor. İkinci olarak
çocuklar için şiddet bir çözüm modeli haline geliyor. Bu çok
önemli. Yetişkinler için yanlışı doğrudan ayırma, tahlil edebilme
yetisi olduğu yönünde bir öngörümüz var. Ancak, çocuklar bunu
tahlil edemiyorlar. Giderek öğrenmelerinde, dikkat toplamalarında
ve belleklerinde olumsuz etkiler ortaya çıkıyor, olumsuz
etkileniyorlar. Çocuklar tam gelişme süreçlerinde olumsuz bilgi
bombardımanına tutuluyorlar ve farklılaşma başlıyor.
Polat
:
Çocukların gelişimi sağlıklı bir şekilde tamamlanmadığında; bazı
faktörler yerine oturmadığı zaman, kendisine güvensiz, doğrudan
ilişki kuramayan, kendisini ifade etmekte zorlanan, saklanan
insanların sayısı da artıyor. Bence iletişimde çok problemli bir
toplumuz. Bu çocukluk döneminden geliyor. Çocukluğunu olması
gerektiği gibi yaşayamayan çocukların yetişkin yaşlarında topluma
yansımaları da olumsuz oluyor.
Arman
:
Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin dört ana maddesi var. Öncelikle
çocuğu yaşatma, koruma, gelişimine katkıda bulunma ve en son belki
de en önemli madde ise çocuğun birey olarak kendini ifade etmesini
destekleme. Bu çok küçük yaşlarda öğrenilen bir şey. Çok küçük
yaştan kasıt; iletişim becerileri kazanma yaşının 0-6 yaşa kadar
indiği görüşüdür. İşte doğumdan itibaren kendisine güvenen, birey
olarak kendisini ifade edebilen, benliğine saygılı bir birey olma
öğretisi özümleniyor. Gelişimin herhangi bir sürecinde bir kere bu
bilinç yitirilirse, bunu geriye kazanmak - telafi etmek - çok zor
oluyor.
Zaten çocuk psikiyatristi olarak; ruh sağlığı çalışanları olarak,
en temel çıkış noktamız budur. “Çocuğun yaşamında gelişimini
engelleyen, kitleyen bir durum var mı?” önce bunu gözden geçiririz
ve anne-baba ve yakın çevre ile birlikte bu sorunu çözmeye gayret
ederiz.
Polat
:
Tam burada bir başka sıkıntıdan bahsedelim. Gelişmiş ülkelerde
anne-baba okulları var. Bunlarla ilk karşılaştığımda çok hoşuma
gitmişti. Bizim de artık böyle bir yapıya kavuşmamız gereklidir.
Bireyler evleniyorlar, çocukları oluyor. Bu çok otomatik bir süreç
gibi gelişiyor. Halbuki herkes çocuğa olması gerektiği anlamda
bakmayı bilmiyor. Sorumluluklarının farkında olmadan çocuğu
kucaklarına alıyorlar. Bu farkındalığın yaratılması, dolayısıyla
anne-baba eğitimlerinin yaygınlaştırılması gerekiyor. Aksi
takdirde aile içinde dahi çocuklar istismar ediliyorlar ve
ebeveynler çocuklarını istismar ettiklerinin bilincinde
olmuyorlar. Bu açıdan anne-baba okullarının çok önemli olduğunu
düşünüyorum.
Arman
:
İstismarın risk faktörlerine baktığımızda özellikle dediğiniz gibi
genç anne-baba, alkol, madde kullanımı, psikiyatrik problemler,
davranış sorunları, işsizlik gibi ebeveynlerin kendi
ihtiyaçlarının çok ön planda olduğu durumlarda hakikaten onlardan
daha ihtiyaçlı bir varlığa bakabilmeleri neredeyse imkansız hale
geliyor. Dolayısıyla bazı şeyleri öğretmek, öğrenmek de mümkün.
Kişi bir çatışma anında çok küçük bir çocukla, bebekle nasıl başa
çıkacağını bilemiyor olabilir. Çocuğun da en önemli özelliği
korunaksız olması, daha güçsüz, kuvvetsiz olması. Bu dinamikler
içinde; bu hiyerarşik düzen içinde çocuğun istismar edilmesi büyük
olasalıktır diyebiliriz. Şiddeti önleyebilmek için bir öğrenme
sürecinden geçmek gerekiyor. Bireylerle görüşmeler esnasında
istismara yönelik bir tanı fark ettiğimizde, muhakkak etkileşimle
ilgili, tutumlarla ilgili bir değerlendirme yapıp ilk olarak onlar
üzerinde çalışmayı tercih ediyoruz. Olumsuz bir davranışı
durdurmak istiyorsanız önce davranışın özellikleri üzerinden
gitmeniz gerekiyor. “Yapmayın, dayak kötüdür, vurmayın çocuğunuza”
demenin söz olarak birinci sırada etkisi olmuyor hakikaten.
Bireyin doğru davranış öğreniminden geçmesi gerekiyor.
Değindiğiniz anne-baba okulları bu açıdan çok verimli olacaktır.
Polat
: Duygusal istismarı tabii tek başına görmüyoruz. Fiziksel
istismarın yaşandığı, cinsel istismarın yaşandığı olgularda
duygusal istismarın bunlara eşlik ettiğini biliyoruz. Duygusal
istismar, çocuk ihmalinde de karşımıza çıkıyor. Çok geniş kapsamlı
bir faktör. Burada biraz daha daraltılmış pozisyonda; tek başına
duygusal istismarın olduğu olgular açısından, inceliyelim.
Anne-baba çocuğunu seviyor, ailede çocuğa karşı fiziksel yada
cinsel istismar sözkonusu değil ancak ister anne olsun ister baba
olsun örneğin çocuğuna “a benim eşek oğlum”, “kafası kalın”
şeklinde hitap edebiliyor. Ebeveynler düşünmeden çocuğa yönelik
kötü sözler kullanabiliyorlar. Bu kötü sözlerin de çocuğun
üzerinde çok büyük etkisi oluyor. Kendi yaşadığım bir olaydan
örnek vereyim: Kızım Nil yedi yaşında. Birgün kendisiyle
konuşurken sesim biraz yükselmiş. Bu hakikaten azarlama tonunda
bile değil. Kızım; “Baba, bana karşı sesin çok yükseliyor“ diye
beni uyardı. Sonra düşündüm ve farkına vardım ki sonuçta herhangi
bir yetişkinlede bu tonda konuşursan aynı uyarı gelebiliyor. Bu
küçük örnek çocuğun yetişkinler tarafından bir birey olarak kabul
edilmesinin birinci kural olduğunu işaret ediyor.
Arman
:
Verdiğiniz örnekte olduğu gibi çocuk normal ilişkilenme sürecini
çok iyi biliyorsa ve nasıl iyi davranılacağını öğrenmişse daha
duyarlı oluyor ve kaş çatılmasına, ses yükselmesine hemen tepki
gösteriyor. Diğer taraftan eğer çocuk istismar ortamında
yetişiyorsa, sürekli azarlama ve kötü sözle karşılaşıyorsa,
cezalandırılmak amacıyla devamlı ses tonunun yükseltildiği
durumlarla karşılaşıyorsa duyarsızlaşmaya başlıyor, içinde
bulunduğu durumu kanuksamaya başlıyor ve giderek yetişkinlerin bu
tarz davranışları artık çocuğu etkilemez hale geliyor.
Polat
:
En tehlikeli süreç böyle gelişiyor gerçekten.
Arman
:
Dönüş bu aşamada başlıyor.
Polat
:
Çocukta duyarsızlık başladığı zaman artık ne söylerseniz söyleyin,
nasıl tedbir alırsanız alın çocuk etkilenmiyor; söz dinlemez,
otorite kabul etmez bir hale geliyor. Bu aşamadan sonra anne-baba
sözünü dinletmek, otoriteyi kurmak için başka yöntemler aramaya
başlıyor.
Arman
:
Çocukla ebeveynler arasında birbirini anlamama hali başlıyor,
iletişimde kopukluk yaşanıyor. Çocuğun gelişim döneminde böyle bir
kopukluk yaşanması geri dönüşü olmayan yada çok zorlanılan olgular
olarak karşımıza çıkıyor.
Polat
:
İletişim eksikliğine muhakkak anne-baba tarafından çok dikkat
edilmesi gerekiyor. Peki, sıklıkla karşımıza çıkan duygusal
istismar olguları nelerdir? Bunları örnekleyelim.
Arman
:
Duygusal istismar bazen görüşmeler esnasında hemen
farkedilebiliyor. Ancak bazen karşımıza çok gizlenmiş olarak
çıkıyor. Etkileri neler olur diye sorarsanız eğer, bir takım
konuşma gecikmeleri, gelişimde duraklamalar olabiliyor, çok küçük
çocuklar olduğunda depresyon sözkonusu olabiliyor. Tabii ilkokul
çocuğunda, ortaokul çocuğunda sergilenen saldırgan davranışlar
depresyonu düşündürebilir ama hepsinin arkasında da istismarı
ararsak görebiliriz. Bazı durumlarda duygusal istismar çok aleni
gözlemleniyor. Aile, zaten aile içi ilişkilerinde böyle bir
dinamik olduğunu kendisi de ifade ediyor. Çok daha yoğun
problemlerde ise intihar girişimi, ağır depresyonlar
yaşanabiliyor. Psikosomatik bozukluklar diyebileceğimiz; ruhsal
sıkıntının karın ağrısı, baş ağrısı, vücutta ağrı, sızı ve
yanmalarla da kendisini ifade ettiği durumlarla
karşılaşabiliyoruz. Bence en ileri noktasında da saldırganla
özdeşleşme dediğimiz bir dinamik üzerinden aynı saldırgana benzer
bir biçimde davranış görüntüsünü tekrar edip, uygulamaya geçme
gibi bir süreç de olabiliyor.
Polat
:
Regresyon denilen çocuğun belli yaştan sonra yeniden altını ve
yatağını ıslatmaya başlaması, yeniden parmak emmeye başlaması
hangi durumlarda ortaya çıkıyor?
Arman
: Bu
daha çok çocuğun kendi içinde bulunduğu ortamla, stresle veya
kendi iç dinamiklerinde yaşadığı strese bağlı olarak görülüyor.
Çocuk ruhsal dünyası ile bir sıkıntı yaşıyor olabilir yada
gerçekten dışarıdan gelen bir baskı da olabilir. Regresyon aslında
koruyucu bir fenomen gibidir. Bir adım geriye gittiğinizde
psikolojik açıdan bakıldığında kendinizi saklayıp, korumuş
oluyorsunuz. Arzu edilen atılan bu geri adımdan sonra ortamın
gözden geçirilmesi, stresin düzenlenmesi ile tekrar çocuğun kendi
gelişim basamağına devam etmesidir.
Polat
:
Bu durumda anne-babanın regresyonun bir sinyal olduğunu anlaması,
bilmesi gerekiyor.
Bir
başka konu da boşanmış anne-baba sayısının giderek artıyor olması.
Ailede parçalanma ve boşanma neticesinde tek ebeveynli çocukların
sayısı da çok artıyor. Buna bağlı olarak çocuklarda sorunlar da
artıyor mu? Tek ebeveynli kalan çocuklarda ne gibi sorunlar
görülüyor?
Arman
:
Aslında boşanma durumunda sorunların artacağına dair çok net ve
kontrollü bir çalışma yok diyebilirim ama birtakım yaklaşımlar
var. Bizi daha çok ilgilendiren boşanmanın hangi koşullarda
gerçekleştiği. Boşanma öncesinde ve sonrasında neler yaşandığı
daha önemli. Boşanma gerçekleştikten sonra çocuk kendisini nasıl
bir ortam içinde buluyor ve nasıl bir ilişkilenme oluyor gibi çok
yönlü bakılması gereken bir durum bu. Çok önemli birkaç kriter var
aslında boşanma sonrasında neler olacağı ile ilgili. Bir kere
çocuğun çok sık ortam değişikliklerine mecbur bırakılmaması
gerekiyor. İkincisi; çok sık rastladığımız, çocuğun ebeveynler
arasında sıkışmaması - çocuğun bir elçi konumuna getirilmemesi -
gerekiyor. Anne-baba arasındaki anlaşmazlıkların çözümlerinin
çocuk üzerinden yapılandırılmaması gerekiyor ki bu duygusal
istismar konusuyla da çok denk düşüyor. Yine yetişkinleştirme gibi
bir şey ortaya çıkabiliyor. Çocuk kendi yaşının getirdiklerini
yaşayacağına ortamda ki bir takım kemikleşmiş sorunlar üzerinde
çözüm üretmeye çalışan küçük yetişkinler olarak çıkıyor
karşımızda. Özellikle tam ergenlik veya ergenlik öncesi dönemde
bunu daha çok görebiliyoruz. Tabii birtakım davranış problemleri
de olabilir. Biraz önce konuştuğumuz, regresyon dediğimiz ‘geriye
dönme’ davranışları olabilir, yaşının altında bir takım
davranışlar gösterme gibi. Ama iyi organize edildiğinde, bir düzen
sağlandığında, bir belirliliğe ulaşıldığında regresyon zaman
içerisinde toparlanabiliyor. Bu durumda ebeveynlere hakikaten
büyük iş düşüyor.
Polat
:
Bu durumda boşanmanın nasıl ve hangi koşullarda gerçekleştiğine
bağlı olarak çocuğun gelişiminde kötü etkisinin olacağını kesin
bir dille söylemek mümkün değil. Evlilikte yaşanan olaylar o kadar
kötü olabilir ki boşanmayla aslında çocuk daha iyi bir konum
kazanabilir ve kötü hali iyiye yönelebilir.
Arman
:
Evet. Ailede sorun çok yoğun yaşanıyorsa, çok kemikleşmişse ve
artık çözüm üretilmez bir konumdaysa ki çözüm üretecek kişiler
zaten problem içinde olan kişiler olduklarından, bu duruma
gelindiğinde evliliği kurtarmak yerine çocuğa odaklanmak daha
doğru oluyor.
Polat
:
Her geçen gün boşanmış anne-babaların sayısı arttığı için çocuğun
bundan kötü etkileneceği düşüncesi en büyük sıkıntılarından birisi
olarak yerleşmiştir. Bu yaklaşımı duyunca belki sorun yaşayan
aileler veya boşanmış kişiler biraz ferahlarlar ve kendilerini
suçlamaktan vazgeçerler. Tabii her koşulda çocuğa odaklanmak çok
önemli. Günlük yaşamda çocuğa muhakkak ona özel ve kaliteli zaman
ayırmak gerekiyor.
Arman
:
Çocuğun ihtiyaçları belirli, zamanı belirli. Bir takım talepleri
olacaktır ancak, bunu önceden planlıyabilmek; bir parça proaktif
davranabilmek, önemlidir. İster böyle çok kaotik, sıkışık bir
durum olsun ki boşanma zor bir süreçtir hakikaten. Hatta
yetişkinlerin içinde bulunacakları en zor durumlardan birisi diye
düşünüyorum. Bu kaotik süreçte olabildiğince hazırlıklı olabilmek,
çocuğa her ne koşulda olursa olsun seviliyor olduğunu ve
boşanmanın onunla ilgili bir süreç olmadığını; bu da çok önemli
bir husus, daha çok kendi anlaşmazlıklarıyla ilgili bir süreç
olduğunu, çocuğun yaşına, gelişimine uygun bir şekilde yeri
geldikçe ifade edebilmek gereklidir.
Polat
:
Buradan yola çıkarak yetişkinlerin davranışlarına bakacak olursak;
boşanmada genellikle çocuk annede kaldığı için babaların tutumu
olarak değerlendiriyorum, baba çocuğu haftasonu yanına alıyor. Bu
sadece boşanma durumlarında değil aslında iş yoğunluğu nedeniyle
yada yoğun iş seyahatleri nedeniyle çocuktan belli sürelerle ayrı
kalan anne-babalarda da görülen bir durumla karşı karşıya
kalıyoruz. Buna Noel Baba sendromu deniliyor. Anne yada baba
çocukla görüşemediği sürenin ardından çocukla buluşuyor ve
birlikte geçirilen zaman içerisinde çocuk ne isterse onlar yerine
getiriliyor. Oyuncakçıdan oyuncak alınıyor, dondurma / hamburger/
pizza/ patates gibi çocuğun istediği şeyler yediriliyor, sinemaya
yada başka bir eğlenceye gidiliyor. Çocuk açısından bu pozitif bir
yaklaşım değil. Bu çocuğa iyilik yerine kötülük yapmak gibi
birşey.
Arman
:
Diğer ebeveyn açısından da çok kolay olmuyor. Kısa süreli o
keyifli, keyifli diyebileceğimiz, keyifli olması düşünülen anda
herhangi bir öfke, kızgınlık yada mutsuzluk hissinin ifade
edilemeyeceğini düşünüyorum. Çocuklar memnun kaldıkları sürece bu
davranışların günlük hayatta da devam etmesini isteyebilirler ve
günlük yaşamlarına yani doğal ortamlarına döndüklerinde kendileri
zorluklar yaşayabilecekleri gibi diğer ebeveyne de zorlu anlar
yaşatabilirler.
Böyle bir problem olduğunda; klinik ortamda bize başvurdukları
şekli ile düşünüyorum, bir eğitimden geçmek, çocuğa davranışlarla
ilgili nasıl bir organizasyon yapılacağı üzerinde oturup konuşmak
gerekiyor. Artık bu aşamada boşanma iyidir yada boşanma kötüdürün
ötesine geçmeniz gerekiyor.
Polat
:
Özellikle kötü olaylar yaşamış, istismara uğramış çocuklarla nasıl
iletişim kurulacağı da çok önemli. Ailenin sosyo-ekonomik seviyesi
düşükse, çocuk fiziksel yada cinsel istismara maruz kalmışsa; bir
ensest olayı yaşanmışsa, da aile dağılmışsa, bu durumda çocuk
zaten suçluluk duygusu yaşarken çocuğa “senin yüzünden oldu, bunu
yapmasaydın olmazdı” şeklinde hitap etmek de çok yanlış olacaktır.
Bu tarz olgularda intihar olaylarına dahi rastlanmakta. Biraz bu
konudan bahsedelim.
Arman
: Bu
aslında mağdur olanın bir kere daha üzerine gitmedir. Burada
yetişkinler asıl problemin üzerine gidip bununla başedemedikleri
için zaten mağdur olan çocuğun üzerine gidip, suçu çocuğa yükleme
eğilimine girebilirler. Bu tipik bir davranış olmakla beraber son
derece tehlikeli bir tutumdur. Gerçekte mağdur olan kişinin çok
önemli bir psikolojik yapılanması vardır. Kendilerinin suçlu
olduğunu düşünürler. Çocuklar ve ergenler de böyle bir düşünce
mekanizması içindedirler. Diğerleri tarafından da bu sürekli
tekrarlanırsa ve altı çizilirse bu durumda çocuğa çıkış noktası
kalmıyor. Bu sebeple istismar olgularında hemen ilk görüşmelerde
en çok altını çizdiğimiz husus “kimse suçlu değildir”. Özellikle
çocuğa karşı suçlayıcı olmamak çok önemlidir.
Polat
:
Başka bir kavram daha var; “çocuğu şımartmak”.
Arman
:
Şımartma pek dünya literatüründe rastlanan bir kavram değil.
‘Spoiled’ kelimesi kullanılıyor. Bu da ‘bozulmuş, hasarlanmış,
yaralanmış karakter’ olarak kullanılıyor.
Disiplin dediğimiz, aslında bizim kültürümüzde hep negatif
algılanan, ‘sınır koyarak öğretme’ ve ‘kendi sınırlarını çocuğa
öğretme’ dediğimiz bir yaklaşım modeli var. Çok küçük yaşta bir
çocuğun bile neyi yapıp neyi yapamayacağını, neyi isteyip neyi
isteyemeyeceğini az çok bilmesi, bunun ona öğretilmesi gerekiyor.
Bilmiyorsa, tahmin edemiyorsa limiti zorlamaya başlıyor. Buna da
şımarıklık denilebilir. Ancak şımartmanın veya şımarıklığın bir
dezavantajı var. Çocuk deneyerek sınırlarının farkına varmaya
çalışırken bazen kendisini durdurmak gerekiyor ve bu genellikle
çocuğu istismar ederek başarılıyor.
Polat
:
Bir de pozitif disiplin denilen kavram var. Çocuğu disiplin etmek
gerekli ve bunu her birimiz onaylıyoruz, kabul ediyoruz. Disiplin
sosyal hayatta da eğitimde de gerekli. Pozitif disiplinde çocuklar
hep pozitif örneklerle, pozitif yaklaşımlarla yönlendiriliyorlar.
Burada cezalandırma ortadan kalkıyor belki en fazla
ödüllendirmemek ceza yerine geçiyor. Bu yeni bir akım aslında ama
bana da cezanın travmatik boyutu hep rahatsız edici geldiğinden
çok sıcak geliyor. Çocuğu disiplin etmek gerekli ancak, yasak
diyerek kestirip atmaktansa çocuğu ikna ederek öğretmek daha
pozitif geliyor. Pozitif disiplin, disiplin kelimesinin negatif
algılanması nedeniyle ortaya çıkmak zorunda kalmış bir kavramda
olabilir.
Arman
:
Buna pozitif koşullandırma da diyebiliriz. Çocuğa cezanın
kötülüğünü öğretmektense ödülün iyiliğini öğretmek, çocuğu bu
şekilde yönlendirmek anlamında kullanılabilir. Ancak, bu
materyalist ortam içerisinde ödül sistemi pek işlemiyor
kanaatimce. Ebeveynler çocuğun hertürlü ihtiyacını karşıladıkları
durumda ödül olarak verecek şey bulamayabiliyorlar.
Polat
:
Ucu kaçıyor galiba. Son olarak biraz da ‘çocuk haklarına uygun
çocuk yetiştirme modelini’ konuşalım.
Arman
:
Çocuk haklarına uygun bir çocuk yetiştirme modelinden
bahsedeceksek; ‘aşırı kontrollü’ ve ‘sınır koymayan’ olmak üzere
iki uç yaklaşım şeklinin arasında bir konumdan konuşabiliriz. Bu;
çocuğun ihtiyaçlarına yönelik, önceden net olarak planlanmış, daha
çok rehber özelliği taşıyan, kontrolden çok rehperliğin ön plana
çıktığı bir model. Çocukların yönlendirilme gereksinimlerinin
olduğunu baştan kabul eden bir yönetim, yönlendirme. İdeal anlamda
sınır koyan, kurallara uyulmasını isteyen ama bununla birlikte
duruma göre esnek de davranabilen bir model olmalı. Ebeveynler
gerektiğinde çocuğun bireysel özelliklerine göre hareket
edebilmeli ve burası çok önemli; çocuktan, çocuğun yaş ve gelişim
özelliklerine uygun taleplerde bulunabilmeli ve ona göre tekrar
düzenleyebilmeli yaklaşımlarını ve beklentilerini. Yine en son
noktada da çocukla birlikte mantık yürütebilen, konuları daha çok
tartışmayı tercih eden ve çocuğun söz hakkına önem veren bir
yaklaşımdır çocuk haklarına uygun çocuk yetiştirme modeli. Bu en
ideal modeldir tabii ki.
Polat
:
Çocukta duygusal istismar konusunu değişik boyutlarıyla ve
örneklerle konuştuk. Konuğum Ayşe Arman’a bu güzel sohpet için
teşekkür ediyorum.
Çocuklar adına iyimser olmak gerekli. Evet problemler var ama
sürdürülen çalışmalar da var.
|