|

|
AÇIK RADYO SOHBETLERİ
2004 |
|
Prof. Dr. Oğuz POLAT |
Haftanın Konuğu :
Yusuf KULCA
Umut Çocukları Derneği
Sokak Çocukları
Polat
: “0-18 Vurursan Kırılır” Çocuğun Hakları Var programında bu hafta
Sokak Çocukları konusunu ele alacağız. Konuğum, uzun zamandan beri
konuyla ilgili önemli çalışmalar yapmış, çoğumuzun da hem medyadan
hem yaptıklarından tanıdığımız Yusuf Kulca. Sokak çocuklarını
konuşurken, bir yandan da özellikle bu konuyla ilgili sivil toplum
kuruluşlarının yaşadığı sıkıntılardan bahsedeceğiz.
Yusuf Kulca’nın ilginç bir konumu var. Toplumda, bir zamanlar
kendisi de bir sokak çocuğuydu şeklinde tanınıyor ancak,
yetiştirme yurtlarında yaşamışlığı var ama bir sokak çocuğu değil.
Gazetecilik eğitimi almış ve o dönemde bu konularla iyice iç içe
olmaya başlamış ve ilk derneği kurduktan sonra konunun çok içinde
yaşamaya başlamış. Yusuf Kulca’nın çok ilginç bir özelliği var; bu
genellikle sokak çocukları probleminin çok yoğun yaşandığı
Brezilya’da ilgiyle izlediğim bir durumdur, Kulca sokak
çocuklarıyla birebir ilişki kurabilen ve ağabey olarak gördükleri,
tanıdıkları bir kişi. Sokağa çıktığınız zaman herhangi bir sokak
çocuğunu çevirin, “Yusuf’u tanıyor musun?” deyin “bizim Yusuf
ağabey” diyorlar. Yusuf Kulca, çocuklarla kurumsal yapılar
arasında çok güzel bir köprü kurdu. Hasan Gemici ile de
danışmanlık görevi başladı. Kısa bir dönem Melda Hanım ile sürdü
ve halen Güldal Akşit ile devam ediyor. Devlet’e danışmanlık
yapıyor ve iyi de işler çıkıyor.
Yusuf Kulca iyi işler yapmaya çalışıyor ama koşullar buna ne kadar
izin veriyor, ne kadar yeterli olunabiliyor bunları konuşacağız.
Öncesinde geriye dönelim ve Cumhuriyet tarihimizde sokak çocukları
sorununa bakalım.
Kulca
:
Sokak çocukları sorunu Osmanlı’dan beri vardır ancak Cumhuriyet
tarihimizle birlikte her ne kadar sokak çocukları terimi ile
anılmıyorlarsa da bu tür çocukların varlığını arşivlerden tespit
edebiliyoruz. Çok ilginçtir 1917 yılında Hasıp Akıncı diye bir
Beyefendi, İzmir’de ‘sokaklarda yatan’ çocuklara bir sepetçiler
okulu açmaya çalışıyor ama bir sosyal girişimci olarak başına
gelmedik kalmıyor ve başarısız oluyor maalesef. Çok engellerle
karşılaşılıyor. O dönemde; şapka devriminde, Kastamonu’da sokak
çocukları yerine kullanılan başka bir terim de ‘hasır şapkaları
ören’ çocuklar şeklinde. Aslında bu, çocukların elinden
tutulduğunda çok şeyler yapabildiğini gösteren çok önemli bir
kanıttır. Yine yıl 1917, İzmir’de Çocuk Sevenler Derneği
kuruluyor. Tabii gene Türkiye’nin başında ekonomik sorunlar var,
diğer birçok nedenin yanında büyük şehrin cazibesi var, kırsal
kesimde olanaksızlıklar fazla ve dolayısıyla 45-50’li yıllarda
kırsaldan büyük şehirlere bir göç başlıyor. İstanbul ağırlıklı
olarak göç alıyor. Çok ilginçtir, 45’li 50’li yıllardaki göç
dalgasından sonra Kemalettin Tuğcu’nun Köprüaltı Çocukları
kitabında bu çocuklara rastlamaya başlıyoruz. Onun dışında Yaşar
Kemal’in “Allah’ın Askerleri” kitabında görüyoruz. Orhan Kemal’in
“Sokak Çocuğu” kitabında da yine bu çocuklardan bahsediliyor. Yani
çok eski edebiyatımıza kadar giren bir sorun bu. Tabii o zamanki
rakamlarla şuandaki rakamlar çok farklı ama özünde bu problemi biz
çok eski yaşayan bir ülkeyiz.
Bir
başka gelişme de 1952 yılında Kemerburgaz Ağaçlık Köyünde bulunan
Etibank Sosyal Tesisleri; Kemerburgaz’da linyit kömürü kalmadığı
için faaliyet duruyor ve bu sosyal tesisler belli bir süre
sokaklarda yaşayan çocuklara tahsis ediliyor.
Polat
: Şehirden oldukça uzak bir yer. Şimdi bile ulaşım oldukça zor
buraya. Bu bir anlamda çocukların tecrit edilmesidir bana göre.
Kulca
:
Hem uzak hem de buraya ulaşım çok zordu o dönemlerde. Belgelerde
Tesis Müdürünün söylediği bir anekdot var; “Bu çocukları
anlamanın, onları ele almanın yolu, onlarla onlar gibi hareket
edip, sonra içlerine gireceksin” diyor. Bu söz aslında olayın
felsefesini oluşturuyor. Yine aynı kitapta, 1952’li yıllarda aile
eğitiminden bahsediliyor ve bunun çok önemli olduğu vurgulanıyor.
Klinik çalışmalardan bahsediliyor, atölye çalışmalarından
bahsediliyor ve her çocuğa ayrı bir eğitimden bahsediliyor. Her
çocuğa ayrı bir eğitim derken; çocukların özellikleri, geldikleri
yöreler, koşullar, yetiştikleri çevrenin farklı olması nedeni ile
bu çocuklara toptan eğitim verilemeyeceğini, ayrı ayrı ele
alınması gerektiğini ve ayrı ayrı eğitim verilmesi gerektiğini
vurguluyor. O yıllarda dile getirilmiş bu önerilerin günümüzde
hala yaygınlaştıramadığımızı görüyoruz. Bugünde doğru olduğunu
düşündüğümüz bu felsefeyi, o zaman ki bu düşünceyi Türkiye’nin
geneline yayamamışız. Hem klinik çalışmalar, hem aile eğitimi, hem
atölye çalışmaları, hem de her çocuğa ayrı eğitim felsefesini
yerleştirememişiz, bu ilginçtir.
Beş
yıl sonra 1957 yılında Korumaya Muhtaç Çocuklar Kanunu çıkıyor.
6972 sayılı Korunmaya Muhtaç Çocuklar Kanunu’nun bir çok maddesi
var ama esas bizi ilgilendiren 4. maddesi. Maddede; annesi ve
babası tarafından fuhuşa, dilenciliğe, alkollü içkilere,
uyuşturucuya sürüklenen çocuk, korunmaya muhtaç çocuktur ve Devlet
bunlara sahip çıkar deniliyor. O dönemlerde çocuktan sorumlu dört
kurum var; koruma birliklerinin yanısıra Çocuk Esirgeme Kurumu,
Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Belediyeler var. 1983
yılına kadar devam ediyor bu şekilde. 1983 yılında darbeden sonra
kurulan ANAP Hükümeti’nde Milletvekili olan Akın Gönen bir kanun
çıkartıyor; 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu
Kanunu. Amaç şu; bu 4 başlı yönetimi tek başa indiriyor. Bir Genel
Müdürlük adı altında topluyor, Başbakanlığa bağlıyor ve genel
bütçeden yani katma bütçeden pay alıyor. Böylelikle tek bir çatı
altında bütün bu kurumları toplamış oluyor ki önemli bir adım
bence. Ama 2828 sayılı kanunun 4. maddesine baktığınız zaman gene
aynı kalıyor. Yani annesi ve babası tarafından fuhuşa,
dilenciliğe, alkollü içkilere, uyuşturucuya sürüklenen çocuk
korumaya muhtaçtır. Devlet buna sahip çıkar diyor. Bakın çok
ilginçtir; 1957 ile 1997 yılları arasında toplam 40 yıl; üzülerek
söylüyorum; bu kanun çıkmasına rağmen 4. madde işletilememiş
Türkiye’de. Yani annesi ve babası tarafından fuhuşa, dilenciliğe,
alkollü içkilere, uyuşturucuya sürüklenen çocuk korumaya muhtaç
çocuktur, devlet buna sahip çıkar düşüncesi veya kanunu uygulamaya
geçirilememiştir. Anladığım kadarıyla fuhuşa bulaşan bir çocuğu
Çocuk Esirgeme Kurumuna alırsak diğerlerini de fuhuşa bulaştırır,
uyuşturucu kullananı alırsak diğerlerinide alıştırır, dilenciliğe
veya suça bulaşmış olanı alırsak burada ki çocuklara da bulaştırır
düşüncesi ile bu sorun 40 yıl boyunca görmezlikten gelinmiş.
Polat
: O
dönemde bu çocukların sayılarının az olmasına, kolay
başedilebilecek olmasına rağmen probleme gözümüzü kapatmışız.
Kulca
: Kesinlikle. Aslında o dönemlerde önlemler alınsaymış, sorunla
mücadele etmek çok basit olacaktı. Çok daha az bir müdahale ile,
çok daha az bir zamanda bu işi çözebilecektik. 40 yıl unutulan bu
sorunu 1997 yılında ilk defa Kutlu Aktaş ile Devlet Bakanı
Hasan Gemici’nin yayınladığı bir genelge ile bu işin ciddi anlamda
yapılandırılmasının önü nihayet açılmıştır. Sevindirici olan Hasan
Gemici’den sonra hangi bakan gelirse gelsin, hangi Vali gelirse
gelsin; İstanbul valilerinden - Erol Çakır’dan, Muammer Güler’den
- bahsediyorum, çalışmaların sürekliliği sağlanmıştır. Daha
önceden biliyorsunuz her Vali değiştiğinde olaylar yeniden,
sıfırdan başlardı, ama bu böyle olmadı. Bu konuda böyle olmadı en
azından.
Türkiye genelinde ciddi anlamda yapılanmalar olduğunu artık
söyleyebiliriz. Tabii 1997 yılında sivil toplum kuruluşlarıyla
Devlet işbirliğinin de önü açılmış oldu. O zamana kadar böyle bir
işbirliği maalesef gerçekleşmemişti. Halen bu işbirliğinin
sağlıklı yürütülemediğini söyleyebiliriz. Özellikle Sosyal
Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ile sivil toplum kuruluşları
arasında protokol bazında çalışmalar yapılmalıydı ama Devlet’in
kaynak aktarma konusunda pek fazla yol alınamadı.
Polat
: Pek fazla yol alınamadı diye yumuşatıyorsunuz, ben direkt olarak
söyleyeyim: hiç mesafe alınmadı. Devlet’in sivil toplumu
desteklemesi sözkonusu değil. Tam tersi Devlet, sivil topluma
kendisine fon yaratacak gönüllü kurumlar olarak bakmaya devam
ediyor. Olması gerekenin tam tersi bir durum sözkonusu.
Kulca
:
Evet tam tersinden bakıyoruz ama aslında olması gereken; Avrupa’da
ki gibi veya diğer ülkelerde ki gibi, Devlet’in ciddi anlamda
bizim gibi sivil toplum kuruluşlarına proje bazında destek
vererek, denetleyecek. O zaman gerçekten de 100 liraya
yaptırılacak şeyi bizim gibi sivil toplum kuruluşları kanalıyla 50
liraya yaptıracak. Hem bunun önünü açmış olacak, hem de sivil
toplum kuruluşlarına belli sorumlulukları taşıtmış olacak. Bunun
halk dilindeki açılımıyla; hizmeti satın almış olacak. Gönüllü
insanlardan profesyonel anlamda hizmet satın alacak. Bu da yapıyı
değiştirecek. İşin içine yarı profesyonellik ve yarı gönüllülük
gireceği için başarı şansının daha fazla olacağını görüyorum.
Neden? Bu tür risk alanındaki çocukların ve gençlere baktığınız
zaman; ilgi istiyorlar, sevgi istiyorlar, emek istiyorlar. Çocuk
Esirgeme Kurumu yapısında gönüllülük geliştirilemediği için, daha
çok profesyonellik işin içinde olduğu için başarı şansının çok
düşük olduğunu görüyoruz.
Polat
: Hem sivil toplumla - gönüllülerle - kaynaşamama problemi var hem
de sosyal hizmet uzmanı sayısı yetersiz. Düşük potansiyelle, düşük
kapasiteyle çalışmaya rağmen gönüllülerle işbirliği geliştirememe
problemi var. Ayrıca, Kurum çok geniş bir alanda çalışıyor. Bunun
yanısıra bir de koğuş sistemi var. Çocuklar, aile düzenine aykırı
olarak, topluca büyük yerlerde barındırılıyor. Verilen hizmetin
dünyada benimsenmiş standartlardan daha düşük olma problemi de
mevcut.
Kulca
:
Oniki yıl Çocuk Esirgeme Kurumu’nda kalan birisi olarak, Kurum’u
1969’dan beri yakından takip ediyorum. Problemler var. Gerçi
fiziki şartların değiştiğini görüyoruz. Boya, badana, yatakların
durumu gibi fiziki şartlarda iyileşme var. Artık o eski tip soğuk
odaların olmadığını görüyoruz ama değişmeyen başka bir şey var:
koşullar değişmedi. Personel sayısı gittikçe azaltıldı, uzmanlık
alanlarında bir dengesizlik sözkonusu. Bu çocuklarla; pedagog,
psikolog, psikiyatrist ve sosyal hizmet uzmanlarının birlikte
çalışması gerekiyor.
Polat
: Meslek elemanı sıkıntısı da yaşıyoruz değil mi?
Kulca
: Kesinlikle. Öğretmen sayısında çok düşüklük var. Çocukların okul
performanslarına baktığımız zaman başarının çok düşük olduğunu
görüyoruz. Branş öğretmenlerinde çok yetersizlik var. Oysaki Çocuk
Esirgeme Kurumu şu anda 20.000 çocuğuyla Türkiye’nin en büyük
ailesi ve öğretmen açığını kapatamadı. Branş öğretmenlerinin önü
birtürlü açılamadı. Çocuklar matematik, İngilizce, sosyal
bilgiler, Türkçe gibi ana derslerde çok başarısız. Bu, okuldan
sonra çocuğun derslerini devam ettirecek, derslerine yardımcı
olacak insanların yetersizliğinden kaynaklanıyor. Başarısızlığın
nedenlerinden bir tanesi yanlış kadrolaşma. İkincisi de; bugüne
kadar gördüğüm her iktidar değişikliğinde Kurum’da tepeden tırnağa
herkes değişiyor. Bunu her iktidar döneminde söylüyorum; “Belki
genel müdür değişebilir, daire başkanları, il müdürleri
değişebilir, onların yardımcıları değişebilir ama çocuklarla
birebir çalışan, birebir oynayan, onların annesi, babası, ağabeyi,
ablası yerine geçen insanlarla çok fazla oynanmaması gerekiyor.”
Çocuğun baba, anne, abla, ağabey dediği kişiler değişirse, çocuk
kendisine model benimseyemiyor. Yeni yeni insanlar sıklıkla gelip
gidiyor. Çocuk Esirgeme Kurumu’nda o insanlara ısınmamız kolay
olmuyordu. Birisine anne demek, baba demek öyle kolay değil,
ağabey, abla demek kolay değil. Ben Çocuk Esirgeme Kurumu’nda
kaldığım sürede 3 yetiştirme yurdu değiştirdim. Hatırlıyorum da
9-10 tane babam olmuş, annem olmuş, 30-40 tane ablam, ağabeyim
olmuş. Sonra benim kişiliğimin düzgün olmasını bekliyor insanlar.
Böyle bir şey mümkün değil. O bakımdan ne olursa olsun Çocuk
Esirgeme Kurumu’nun özerk bir yapıya kavuşturulması gerekiyor.
Herhangi bir siyasinin etkisinde kalmaması gerekiyor. Biz bunu
ekonomide başarıyoruz. Ekonomide özellikle özerk yapılar var.
Aslında insanla uğraşan bazı kurumları da özerkleştirmemiz
gerekiyor. Bunun başında da Çocuk Esirgeme Kurumu geliyor
gerçekten.
Polat
: Katılıyorum. Kurum yetersiz kapasitesiyle çok işler başarmaya
çalışıyor ama bunda başarılı olamıyor. Kapasite yetersizliğinin
yanısıra bir de Kurum’dan mutlu olmayıp kaçan çocuklar var. Tıpkı
aileden kaçtıkları gibi Kurum’dan da kaçıyorlar. Demek ki verilen
hizmet açısından da bir hoşnutsuzluk, dolayısıyla problem var.
Kulca
:
Hem nitelikli eleman yetiştireceksiniz, bunları sürekli denetim
altında tutacaksınız, sık sık hizmet içi eğitimden geçireceksiniz
ve çocuklarla, gençlerle uğraşan bu hizmet elemanlarını da ciddi
anlamda da takip edeceksiniz, hem de çocukları gerçekten seven,
çocuklar için bir şey yapmayı isteyen, bilgisi olan, deneyimi olan
insanları bu kurumların başına getireceksiniz. Ancak bu
sağlanabilirse başarı artar ve elde edilen değer de katma değer
olarak topluma döner.
Maalesef Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan kaçan çocuklarımız var.
Kurum’da bir çok olumsuzluklar yaşıyor demek ki çocuk kişilik
anlamında. Bu; dediğim gibi, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun yapısından
kaynaklanan bir durum. Biliyorsunuz günden güne hem destekler
azalmış durumda, personel yetersizliği ciddi anlamda mevcut;
personel sayısı 10.000’e düşmüş şu anda. Çok düşük maaşla
çalışıyorlar. Günün koşullarına baktığınız zaman sadece 20.000
çocukla ilgilenmiyorlar, terk edilmiş, hatta ekonomik yetersizlik
çeken yüzlerce, binlerce çocukla uğraşıyorlar. Ailelerle
uğraşıyorlar, yaşlılarla uğraşıyorlar.
Polat
:
Kurum aynı zamanda çocuk dışında farklı alanlara da hizmet
veriyor. Bunun dışında çocuklarını “bakamıyorum, besleyemiyorum”
diye alıp gelen aileler de var.
Kulca
: Kesinlikle. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun bu hantal yapısından
kurtarılması gerekiyor. Kurum hizmet vermekle yükümlü olduğu
farklı alanları ayrı çatılar altında toplamalı ve
profesyonelleşmeli. Bu haliyle Türkiye’de ne kadar sorun varsa
hepsinin çözümünü Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan bekliyoruz. Hangisini
çözecekler? Bu bence yanlış bir bakış açısı. Onlara da haksızlık
edildiğini düşünüyorum O bakımdan Sosyal Hizmetler ve Çocuk
Esirgeme Kurumu’nun yeniden yapılandırması hemen gündeme gelmeli.
Kurum’da çalışanlarla, çocukla ilgili çalışanlarla, Kurum’dan
hizmet alan çocuklarla, Kurum’dan yetişmiş gençlerle,
akademisyenlerle ve uzmanlarla bir araya gelip günün koşullarına
göre Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu nasıl
yapılandırılmalıdır diye bir çalışma yapılmalıdır.
Polat
: Biraz da Umut Çocukları Derneği’nden bahsedelim. Dernek oldukça
iyi işler yapmaya çalışıyor. Ancak, medyayada yansıdığı gibi büyük
sıkıntılar yaşıyorsunuz. Bu aslında bütün diğer dernek ve vakıflar
için geçerli bir durum. Tabii burada amaca hizmet etmeyen,
kermeslerle para toplayıp kenarda tutarak faaliyetsiz oturan sivil
toplum kuruluşlarından bahsetmiyoruz. Bahsettiğimiz; sürekli bir
şeyler yapmak istiyen, atılımlarda bulunan, projeler üreten,
ihtisaslaşan kuruluşlar. Bu faaliyetler kaynak gerektiriyor ve
giderek enerjilerini yitiriyorlar, onlar da üretemez hale
geliyorlar. Böyle bir ikilem de var. Sokak Çocukları
Rehabilitasyon Derneği’nde biz bu sorunu yaşıyoruz. Umut Çocukları
Derneği’nde sin de bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz fakat maddi
sıkıntılar başlıyor. Başka sıkıntılarda var tabii. Nedir bu
rahatsızlıklar?
Kulca
: Türkiye’nin yapısına baktığımız zaman Devlet saç ayaklarından
birisi. Devlet’in bizim gibi kamu yararına çalışan, ciddi
meselelere el atmış dernek ve vakıflara para aktarması gerekiyor.
Polat
: Desteklemesi ve önünü açması gerekiyor çünkü bunlar ciddi model
oluşturuyorlar.
Kulca
: Kesinlikle. Avrupa’da olduğu gibi, proje bazında faaliyetlerin
önü açılırsa, bu kuruluşlar Türkiye’nin geleceğinde ciddi anlamda
söz sahibi olacaklar.
Kadın sorunları, sokak hayvanları, sokak çocukları, çevre,
özürlüler, diğer akla gelebilecek toplumsal sorunların çözümü
Türkiye çapında örgütlenmekten geçiyor. Halbuki örgütlenmeyi
başaramamışız, kaynak sıkıntısı da olduğunu görüyoruz, Devlet “ben
yaparım” zihniyetinde. Bir başka bakış açısından aslında Devlet’in
elinde binlerce kamu dernek ve vakıfı var. Devlet tüm imkanlarını
bunlara ayırıyor. Şu anda bu gibi dernek ve vakıflara tam tersi
bir yeni uygulama başlatıldı. Bakalım ne kadar başarılı olacaklar,
ne kadar olmayacaklar. Doğrusu; Devlet, kamu yararına çalışan
sivil toplum kuruluşlarına eşit katkılar sağlamalıdır. İkinci
ayakta ise yerel yönetimler olmalı. Yurtdışında kaynak aktarmakta
merkezin önüne geçmiş yerel yönetimler var. Türkiye’de de yerel
yönetimler ciddi çalışan kuruluşlara fon aktarmalı. Yine burada
aynı problemle karşılaşıyoruz; bütün yerel yönetimler kendi
vakıflarını ve derneklerini kurmuşlar. Şirketleşmişler hatta. Yine
“ben yaparım” mantığıyla yola çıkıldığından kaynak bulmada ikinci
bacağımızda kopmuş oluyor. Üçüncü bacakta; bizim en önemli
bacağımız, özel sektör. Yurtdışında bunu görüyoruz. Sosyal
duyarlılık gösteren özel sektör, toplum tarafından ciddi anlamda
dikkate alınıyor, saygı görüyor ve gerçekten de takdir ediliyor.
Türkiye’de yeni yeni sosyal girişimci sektörler buluyoruz ama
bunlarında hangisinin, hangi işadamının arkasına bakarsanız kendi
yapılandırdıkları dernek veya vakfı var. Siz müracaat ettiğiniz
zaman kibarca “bizim vakfımız var, sosyal sorumluluğumuzu onların
aracılığıyla yerine getiriyoruz” diyerek uzaklaştırıyorlar. Yani
üçüncü bacağımız da kesik. Üç bacaksız bir şekilde biz çalışmaya
devam ediyoruz. O bakımdan bence hem Devlet, hem yerel yönetimler,
hem de özel sektör bizim gibi dernekleri diğerlerinden ayırıp,
ciddi anlamda maddi-manevi destek olması gerekiyor.
Diğer bir konuda; Türkiye’de yüzlerce değil binlerce eğitim vakfı
var. Hiçbirini küçümsemiyorum. Bunlar milyarlarla, trilyonlarla
hatta katrilyonlarla oynuyorlar. Faaliyette bulunuyorlar. O zaman
bir soru sormak lazım; “Türkiye’de neden hala eğitim sorunu
çözülmüyor?” Demek ki vakıf ve derneklerin milyarlarla,
trilyonlarla oynaması veya çok fazla olması da bir şey çözmüyor.
Polat
: Yurttaş katılımı çok önemli. Hizmeti hep karşıdan beklersen
çözüme ulaşamıyorsun. Zaten başarılması gereken sadece Devlet ve
sivil toplum kuruluşunun işbirliği yapması değil, yurttaşların da
bilinçle bu işbirliğine katılımı gerekiyor. Toplumda birşeyler
değişecekse, bu değişim sadece ve sadece yurttaş katılımıyla
olacaktır.
Kulca
: Kesinlikle, evet. Ben de bunu söylüyorum. Zaten sivil toplum
kuruluşlarının görevi farkındalık yaratmak, soruna çözüm önerileri
getirmek, uygulamaya katkıda bulunmak, varsa kaynakları aktarmak.
Sivil toplum kuruluşlarının tekrardan sorgulanması gerek. Çok
ilginç bir örnek vereyim; Danimarka’ya gittiğimizde, Danimarka’da
35-40 milyon örgütlü insan olduğunu öğrendik. Halbuki Danimarka’da
5 milyon insan yaşıyor. Bu nasıl olur diye düşündük, hesaba döktük
ve gördük ki her bir Danimarka vatandaşı aynı anda 10, 15, hatta
20 farklı kuruluşa üye. Bu ne demektir? Her 10 kişiden 9’u
çevreci, her 10 kişiden 8’i sokak çocukları ile uğraşıyor, her 10
kişiden 7’si silaha karşı. Böylelikle milyonlarca insan desteğine
ulaşabiliyorsunuz. Türkiye’nin problemi bu. Toplumsal sorunlar
üzerine örgütlenmenin önünü açamamışız. Sendikalar, meslek odaları
veyadayanışma dernekleri belli bir kesimi kapsadığı için bu gruba
dahil değiller. Onlar ancak kendi üyelerinin çıkarları açısından
örgütlenmişler. Türkiye’nin temel sorunları için de sokağa
dökülürlerse, birlik, beraberlik oluştururlarsa, o zaman sivil
toplum kuruluşu niteliği kazanırlar.
Burada şunu vurgulamakta fayda var. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin
15. maddesi çocuklara dernek kurma, örgütlenme hakkı tanınmasını
şart koşuyor. Biran evvel bu maddenin harekete geçirilmesi
gerekiyor. Örgütlenme bilinç ve becerisi geliştirme küçük yaşta
öğrenilmeli. Çocuk yaştan itibaren bunu bir davranış biçimine
dönüştüremezsek ileride zaten mümkün değil. Okul, üniversite,
askerlik gibi süreleri toplarsak insan 27 yaşına geliyor. Tüm
bunların ardından bu yaşa kadar örgütlenmeden habersiz geldiyse
artık bir sivil toplum kuruluşuna girerse nasıl faydalı olabilir,
düşünmek lazım. O bakımdan Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 15.
maddesini işler hale getirmek çok önemli. Birlikte kampanyaya mı
dönüştürürüz, ortak bir şey mi yaparız, yapalım ve 23 Nisan Çocuk
Bayramı’nda çocuklarımıza hediye edelim. Çocuklara dernek kurmanın
önünü açarsak 15-20 yıl sonra çocuklar bu toplumun önünü
açacaklardır. Örgütlü toplumun belki aşısını yapacağız, bu bir
aşıdır diye düşünüyorum. Bu aşıyı yapmamız gerekiyor ki tutsun ve
15-20 yıl sonra da Türkiye’de ciddi anlamda bir hareketlenme
olsun.
Polat
:
Derneğe gelecek olursak, gelir derken sadece maddi gelirden
bahsetmiyoruz. Katkı insan gücü olarakta verilebilir, ancak burada
gönüllü insan gücünün de samimi olması ve profesyonel disiplin
içinde çalışması bekleniyor.
Kulca
:
Çok doğru. Sokaklarda yaşayan çocuklar, gençler veya madde
bağımlısı olan çocuk ve gençlerle ilgili sorun şu; insanlar
korkuyorlar. İnsanlar; “Bize tecavüz mü ederler?”, “Öldürürler mi,
keserler mi, biçerler mi?” düşüncesindeler. Sokak çocuklarıyla
ilgili çalışan dernekleri tehlikeli yerler olarak görüyorlar. Uzak
durmayı tercih ediyorlar. Mücadelenin gerçekten önemli bir
mücadele olduğunu anlatamıyoruz. Bir diğer husus ise, gönüllünün
çocuk yararına birşeyler üretmektense aslında eğlence peşinde
olması.
Polat
: Gönüllüler bu işlere sosyal hayatları gibi bakıyorlar yada buna
hobici bir yaklaşım diyebiliriz.
Kulca
: Kesinlikle. Emek vermek, zaman ayırmak istemiyor. Biraz ayırdığı
zamanda da neşelenmek istiyor, huzur bulmak istiyor veya statüden
yararlanmak istiyor. Bizim alanımız böyle değil. Bizim alanımız
emek isteyen, gerçekten süreklilik isteyen bir konu ve zamana
karşı bir yarışı da beraberinde getiriyor.
Haberlere bakıyorsunuz; sokaklarda yaşayan çocuklar ve gençlerle
ilgili haberler neredeyse başı çekiyor, her türlü olaylarda ön
plana sokak çocukları çıkıyorlar ama haberleri iyice incelediğiniz
zaman biraz da böyle zamana yayılan haberlere baktığınız zaman
sokaklarda yaşayan çocuk ve gençlerle uzaktan yakından ilgisi
olmayan olaylar olduğunu görüyorsunuz. Biraz daha mantıklı
yaklaştığınız zaman, haberleri takip ettiğiniz zaman o çocukların
yapmadığını görüyorsunuz ama onlara mal edildiğine şahit
oluyorsunuz. Örneğin, 1998 yılında anaokulu öğretmeni Serpil
Yeşilyurt’la annesinin kaçırılması ve Ümraniye’de tecavüz edilerek
öldürülmesi olayı var. Anne zor kurtuldu. Tinerci vahşeti diye
manşet atıldı ama tinerci denince akıllara sokaklarda yaşayan
çocuklar ve gençler geldiği için 4,5 ay olumsuz anlamda gündemde
kaldı bu olay ve hala unutulmuyor. Aradan kaç yıl geçmiş olmasına
rağmen herkes olayın sokak çocukları tarafından
gerçekleştirildiğini düşünüyor. Halbuki bunların sokaklarda
yaşayan çocuk ve gençlerle alakası yok. Bu çocuklar aileleriyle
yaşayan, madde bağımlısı gençlerdi. Buna benzer bir çok olay var.
Günlük gazeteleri açın, her gün olaylar var zaten. Cinayet var.
Her gün olumsuz olay var ama hiç birisi sokak çocukları ve
gençlerle alakalı değil. Başka kişilerin yaptığı şeyler. Ama konu
sokak çocukları olunca iş değişiyor. Bakmakla yükümlü olduğumuz
çocuklara insanlar bağış yapmaktan vazgeçtiler. Arkasından en son
S.A.T. Komandosu olayı meydana geldi. Beyoğlu’nda, gene aynı şey
oldu. Madde bağımlısı gençler bu olaylada sokak çocuklarını
olumsuz anlamda medyaya taşımış oldular. İnsanlar buna karşın
desteği; bağışları, emeği, gönüllü çalışmayı, arttıracakları yerde
cezalandırma yöntemiyle bu çocuklarla ilgili bütün dernekleri
yalnız bıraktılar. O zaman biz de bırakalım, bu çocuklar ne
halleri varsa kendileri görsünler, giderekte sayıları artsın, daha
çok suça itilsinler. Böyle bir mantık yürütmek mümkün değil.
Polat
: Bunun toplumsal bir sorun olduğu kavramından uzaklaşılıp, zarar
görülenden uzaklaşma, zarar vereni daha çok dışlama, itme gibi bir
mentalite bu ve kimseye faydası yok.
Kulca
:
Toplum, katil olarak bakıyor bu çocuklara. Bunlar katil, bunlar
şerefsiz, bunlar adi, dolayısıyla bu çocuklara verilecek olan
desteğin hiçbir anlamı yok diye düşünüyorlar. Ben tam tersini
savunuyorum. Diyorum ki; “Ne olursunuz, bunlar bizim çocuklarımız,
eğer bu ülkenin geleceği çocuklar ve gençlere bağlıysa bu tür
alandaki çocuklar ve gençleri ciddi anlamda korumamız gerekiyor.
Kendi güvenliğimiz için, geleceğimiz için, sokaklarda rahat
dolaşabilmemiz için, hırsızlıkların, gasp olaylarının,
cinayetlerin, aklınıza gelebilecek bir çok olumsuz olayların
oluşmaması için. Toplum böyle düşünmeye başladığı zaman ancak biz
destek bulabiliriz ve çocuklara sahip çıkabiliriz.
Polat
: Her olguda olduğu gibi çocuk yararına yapılanlar aslında
çocuklardan çok toplum yararınadır. Yarınlarda sokakta huzur
içinde gezmek istiyorsak desteği kesmek yerine arttırmak gerekli.
Başka türlü sorun çözülmüyor aksine katlanarak büyüyor. Sorun can
güvenliğinin dışına taşmaya başlıyor.
Kulca
: Bu
söylediğinizde çok haklısınız. Yakın zaman önce gazetelerde bir
haber çıktı. Habere göre askere alınan gençler arasında AIDS
vakalarına rastlanmıyormuş. Bu hep böyle kalacak diye birşey yok.
Sokak çocukları cinsel tacize açık, risk altında yaşayan çocuklar.
Yakın gelecekte bir AIDS patlaması olabilir. Bu çocuklar karşımıza
AIDS’li olarak çıkabilirler.
Polat
: O
zamanda bu çocuklar yargılanacak ve toplum tarafından
damgalanacaklardır. Ancak, kabahat onlarda değil. Sonuçta onlar
çocuklar, yetişkinler tarafından korunmaları gerekiyor. Eğer bu
çocuklarla ilgili herhangi bir problem ortaya çıkacak olursa
aslında bu sorunun kaynağı bizleriz. Soruna duyarsız kalmakla
aslında biz körüklüyoruz.
Kulca
: Bu
unutulan bir şey. Halen biz diğer ülkelerle karşılaştırıldığında
iyi durumdayız.
Polat
: Uyuşturucu problemi daha çok yayılmadı, AIDS yok, suç oranları
çok düşük, çocuk fahişeliği henüz emeklemede ama bu sorunlar büyük
bir hızla artmaya meyilli. Kontrolsüz kalırsa da artacakları
aşikar.
Kulca
: Rakamlar halen çok düşük olabilir ama çocuk fahişeliğine
baktığımızda evlat yerinde olması gereken kız çocuklarımız fuhuş
sektöründe kullanılarak hem cinsel yolla bulaşan hastalıklara
yakalanma riski taşıyorlar hem de bu hastalıkları yayma
potansiyelleri oluyor. İkinci risk olarak çocuk anneler sorunuyla
karşılaşabiliriz. Çocuk fuhuşu arttıkça gayri meşru çocukların
sayısında da artış olacaktır. Şu an sayıların az olması bizi
umutlandırmalı ama insanlar henüz sorunun ne kadar
büyüyebileceğinin farkında bile değiller. Var gücümüzle anlatmaya
çalışıyoruz. Ben meydanlarda, siz radyoda, artık kim nerede fırsat
bulursa insanları uyarmaya çalışıyoruz. Olaya bizim açımızdan
bakmaları için çaba sarfediyoruz. Ne yapılabilecekse şimdi
yapılabilir. Önleyici faaliyetlere biran evvel yönelmek lazım.
İleride, sorun tırmandığı zaman trilyonlar akıtsak faydası
olmayacak, önünü alamayacağız. Buradan bir çağrı yapmak istiyorum;
herkes henüz sorun dallanıp budaklanmadan destek vermeli. Buna
yurttaşlar da dahil olmak üzere aslında tüm sivil toplum
kuruluşları çalışmalara acilen başlamalılar. Eğer bir Brezilya
olmak istemiyorsak bugünden tedbirler alınmalı. Türkiye’nin halen
bir şansı var.
Polat
: Ama şansını çok zorlamamalı. Şansına çok güvenmemeli. Buradan
yola çıkarak yaklaşık 4 ay önce”0-18 Vurursan Kırılır” sloganıyla
Çocuk Hakları İçin Yurttaş Hareketini başlattık. Bu tamamen
bilinçlendirme ve destek bulma adına yapılandırılmış bir oluşum.
Açık Radyo’daki bu programlarda projenin bilinçlendirme ayağını
tamamlayan bir parçası. Aynı şekilde bütün bilgi ve
birikimlerimizi kaynak olarak sunduğumuz, bilgiyi paylaştığımız
bir web siteside yayına sokuldu. İstedik ki yurttaş katılımı
artsın ve çocuk menfaatine toplumsal bir bilinç oluşsun. Daha çok
yeni ama katılıma baktığımızda hergün en fazla 30-40 ziyaretçi
bulabiliyoruz. Başlangıç için hiç fena değil ama toplumsal sorun
dışındaki bambaşka konularda reytingler tavan yapabiliyor.
Maalesef insanlarımız her hafta güncellenen bir çocuk hakları
sitesini okumaya meyilli değil. Böyle bir bilinci yok. Dedikodu
siteleri, fal siteleri ziyaretçi akınına uğruyor. Topluca
baktığımızda sokak çocukları büyük bir sorun, alt sorunlara da
gebe ama yurttaş duyarlı değil ve siyasi partilerin hiçbirinin
programında bu sorunun çözümüne öneriler getirilmemiş durumda.
Devlet’in bir politikası yok.
Kulca
: Bu
arada özellikle şunu belirtmeliyiz; hem Ak Parti Milletvekilleri
hem de Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekilleri tarafından iki ay
kadar önce TBMM’de Genel Kurul’da sokak çocukları için bir
araştırma komisyonu kurulmasına karar verildi. Bu Türkiye’de
atılan önemli adımlardan bir tanesi.
Polat
: Doğru, katılıyorum. Tabii iyi şeyleri de söylemek lazım, çok
karamsar tabloda kalmayalım. Ancak, rehavet içinde kalmamak için
aksaklıkları her platformda sık sık hatırlatmak da lazım. Bu
hakikaten çok önceleri atılmış olması gereken çok doğru bir adım.
Kulca
:
Bunu da kabul etmek lazım çünkü; eğer o soruşturmadan,
araştırmadan sonra çıkacak olan sonucu elde edebilirsek ve bunu
kamuoyuyla da paylaşırsak, bir çok kurum ve kuruluş hem imkan
yaratmak zorunda kalacak hem de belki kanunlarda bazı
değişiklikler yapmak zorunda kalacak veya takibini yapmış
olacağız. O bakımdan teşekkür etmek gerekiyor.
Bunun dışında esas vurgulamak istediğim çok önemli başka bir konu
var. Hep 0-18 yaştan bahsediyoruz. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde
çocuk bu yaş arasındaki birey olarak tanımlanıyor ama 10 yıldan
beri İstanbul sokaklarında veya diğer büyük şehirlerde 18 yaşından
büyük, madde bağımlısı, sokakta yaşayan gençler var. Evsiz
insanlar var. Kanunlara baktığımız zaman 18 yaş üstüyle ilgili
Gençlik Koruma Kanunları yok. Avrupa ülkelerine bakıyorsunuz; 25
yaşına kadar, 27 yaşına kadar kanunlar var. İkinci tehlike de
burada yatıyor bence. Çok acil olarak TBMM’den kim bu görevi
yapacaksa yapacak; sadece sokak çocuklarıyla ilgili değil tüm
gençlerin korunmasıyla ilgili, Gençlik Kanunları çıkartılacak.
Kanunun 25 veya 27 yaşına kadar olan gençleri kapsaması önemli.
Böylece sokaktaki bu genç arkadaşlarımız da sahiplenilsin,
kurtarılsın veya tedavi edilsin, topluma kazandırılsın. Aksi
takdirde, gelecekle ilgili hiç umudu olmayan, beklentisi olmayan
bu gençlerin bu topluma ne tür zararlar verebileceğini sizlerin,
dinleyenlerin takdirine bırakmak istiyorum.
Polat
: Çok haklısınız. 0-18 ‘i tartışıyoruz hep ama 18-25 yaş arası
genç kuşağı da göz ardı etmiş durumdayız; Devlet de sivil toplum
da. Gençlerle ilgili faaliyet gösteren bir dernek hatırlamıyorum.
Kulca
:
Risk altında ki gençlerle ilgili yok. Tam tersi başarılı olan
gençlerle ilgili çalışanlar var. Aslında 18-60 yaş arası yok olmuş
durumda. Bu yaşlarda bir sosyal güvenceniz yoksa şans eseri,
tesadüfen yaşıyorsunuz.
Polat
: Devlet, sivil toplum, yurttaş katılımı konularını konuştuk.
Biraz da odağa; sokaktaki çocuklara gelelim. Bu çocuklara en basit
ihtiyaçları için bile hizmet verilmesi gerekiyor. Peki, sokak
çocuklarıyla ilgili çalışan çok sayıda dernek var mı?
Kulca
:
Çok ilginçtir, yok maalesef. 12 yıl boyunca birbirinden bağımsız
toplam 11-12 dernek kurulmuş Türkiye genelinde. Konuya her kesimin
ne kadar az ilgisinin olduğunu gösteren bir durumdur. Eğer Türkiye
genelinde sokaklarda yaşayan çocuklar ve gençlerle ilgili sadece
11-12 tane dernek kurulmuşsa ve bunlar da kapanma noktasına
gelmişse, çok zor ekonomik koşullarla ve üyelik problemiyle karşı
karşıyaysa, vatandaşımızın tekrardan bazı şeyleri gözden geçirmesi
gerekiyor.
Polat :
Bir
görüşe göre; sokak çocukları özgür ruhlu, aileden kopmalarına bir
nedenleri olsa bile Kurum bakımını da istemiyorlar, onlar
gerçekten istedikleri için sokaktalar. Çocuklara da soracak
olursak “özgürlük duygumuz zedeleniyor” diyorlar. Sokağa
bağlılıkları oluyor. Bu çocuklarla iç içe bir kişi olarak bunu
nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kulca :
Sokak çalışmalarında gördük ki çocuklar gerçekten özgürlüğüne
düşkün, sokağa alışkanlıkları var, madde bağımlılığı var, sokakta
geçim kaynaklarını çok iyi ezberlemişler, sokakta nasıl
yaşayacaklarını biliyorlar. Bu çocukların en önemli sorunları
barınacak yer ve yiyecek yemek değil. İkna ile ilgili sorunları
var. Güven duyma/kazanma, sevgi verme/bulma, ilgi görme,
yönlendirilme gibi problemleri var. Tüm bunların çok büyük emeğe
dayalı olduğunu söyleyebilirim. Sokakta 3 yıl, 5 yıl yaşayan bir
çocuğu siz kalkıp da hemen böyle güzel bir yere götürdüğünüzde,
onu da isterseniz altın kafesten yapın, ne yaparsanız yapın gene
kalmayacaktır. Sokaktaki alışkanlıkları her zaman ön plana
çıkacaktır. Çocuk daha ilk kaçtığında bulunmuş olsa durum çok daha
farklı olacaktır.
Polat : Bu
çocukların rehabilitasyonu hakikaten çok uzun sürüyor ve başarılı
olmakta zorlanılıyor. İşin bir rehabilite etme ve topluma
kazandırma boyutu var, bir de daha bu çocuklar sokağa kaçmadan
yapılması gerekenler var. Problemi çözeceksek koruyucu önleyici
faaliyetlerden ve tedbirlerden de bahsetmek lazım.
Kulca : Türkiye’nin
sorunlarından bir tanesi de bu. Sokak çocukları problemine
baktığımız zaman hep sonuçlarla uğraştığımızı görüyoruz.
Sonuçlarla uğraşmaya devam ettiğimiz sürece kısır döngü yaşamaya
devam ediyoruz. Şu anda basın ve medyada görünen şey şu; sokakta
çalıştırılan çocukların ajitasyonları, sokakta yaşayan çocuk ve
gençlerin ajitasyonları, öldürdüler, vah vah, zavallı, çok kötü
koşullarda yaşıyorlar, 23 Nisan geçti, 19 Mayıs geldi gibi
haberler yapılıyor. Sorunun nedenlerine inen yok. Sorunun
kaynağını köreltmeyle ilgili herhangi bir faaliyet yok. Şu anda
Türkiye’de yoksulluk sınırında yaşayan 14 milyon insandan
bahsediliyor. Bunun 9 milyonu çocuk. Henüz sokağa gelmemişler ama
ailelerinin yanında felaket yaşıyorlar. Bunun önlenmesi için
elimizden geleni yapmamız gerekiyor. Ailelerin eğitilmesi,
desteklenmesi, güçlendirilmesi, aile arasındaki ilişkinin biraz
daha pekiştirilmesi gerekiyor. Oysaki henüz etkin aile destek
programları görmüyoruz. Sosyal hizmet anlayışımız kapıya gelenlere
yardım etmekle sınırlı maalesef.
Polat
: Bugün oldukça karamsar bir tablo çizdik. Gerek devlet, gerek
toplum, gerek sivil toplum örgütlerinde aksayan yönleri, bir türlü
kazanılamayan yurttaş desteğini anlattık. Sorunlar hakikaten o
kadar büyük ki yapılan iyi şeyler de damla gibi denizde
kayboluyor. Özellikle vurguladığımız husus ise sokak çocuklarının
hepimizin problemi olduğudur. Bu çocuklara itildikleri suçlar
nedeniyle tavır alınması yerine topluma kazandırılmaları için
destek verilmesi ve daha çok sahip çıkılması gerekiyor dedik.
Sokakta güvenli yaşamak istiyorsak buna dikkat etmemiz gerektiğini
belirttik. Bir diğer önemli başlıkta, bu çocuklara çok kapsamlı
hizmet verilmesi gerekliliğiydi ancak sivil toplum kuruluşlarının
yetersiz kaynaklarla mücadele etmesinin de zor olduğunu
vurguladık.
Evet, sivil toplum kuruluşlarına maddi-manevi destek verilmesi,
her rastladığımızda çocukların eline birkaç kuruş sıkıştırmaktan
daha doğru bir davranış olacaktır. Böylece çocuğun sokağa
itilmesinin de önü kesilebilecektir. Yusuf Kulca, insanlar size
ulaşmak istediklerinde nasıl irtibatlanabilecekler?
Kulca :
Eğer bize yardımcı olmak istiyorlarsa, www.umutcocuklari.org.tr
’den ulaşabilirler. Telefonlarımız da 0212 alan kodumuz, 245 67 47
ve 251 25 38.
Bir
çağrıda bulunmak istiyorum; lütfen gelin bize güç katın, bizim
yanımızda olun, bize destek verin.
Polat
: Bu
haftaki konuğum Umut Çocukları Derneği Başkanı Yusuf Kulca’ydı.
Gerçekten önemli bir konuyu yıllardır bu işin içinde olan
birisiyle konuşmak fırsatımız oldu. Kendisine çok teşekkür
ediyorum.
|