|

|
AÇIK RADYO SOHBETLERİ
2004 |
|
Prof. Dr. Oğuz POLAT |
Haftanın Konuğu :
Yrd. Doç.
NEZİH VAROL
Marmara Üniv. Sağlık Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi
Çalışan Çocuklar
Polat : Yine Çocuk Hakları’nın önemli bir konusuyla
birlikteyiz. Konuğum Sayın Yard. Doç.
Nezih Varol. Kendisi Marmara Üniversitesi ve Sağlık Eğitim
Fakültesi Öğretim Üyesi. Aynı zamanda çalışan çocuklarla
ilgili çok önemli sivil toplum çalışmaları yapıyor. Hemen
hoşgeldiniz deyip konuya giriyorum. Çalışan çocuk kimdir? Önce
kavramı tanımlamakla başlayalım.
Varol : Uluslararası kavramlar içerisinde ‘çalışan çocuk’;
esnaf ve sanatkarlar yanında yada sanayi iş kolunda çalışan çırak
çocuklarla, tarım kesiminde ailesi ile birlikte çalışan veya
marjinal iş kollarında çalışan çocuklar olarak ifade ediliyor.
“Hangi çocuklar çalışma hayatındadır - kimdir çalışan çocuklar?”
bunu sorgulayacak olursak; ülkemizde yasal olarak halen geçerli
olan umum-u sıhha kanununa göre oniki yaş üstü çocuklar çalışma
hayatına katılabiliyor, iş yasasına göre ise onbeş yaşın altında
ki çocuklar çalışma hayatında yer alamıyor. Ancak, sekiz yıllık
kesintisiz temel eğitim nedeni ile umum-u sıhha kanununun oniki
yaş sınırı ister istemez onbeşe çıkmış oldu. Bu çok olumlu bir
gelişme olmuştur. İlköğretimi bitirmeden çocuklar çalışma
hayatında olamayacağı için ondört yaşı bitirip onbeş yaşından gün
alan çocuk ancak çalışma hayatında olabiliyor. O halde ülkemizde
çalışan çocuk dediğimizde yasal olarak 15-18 yaş arasında ki
çocuklarımızı düşünmemiz gerekiyor. Onbeş yaşın altında olupta
çalışma hayatında olan çocukları ise istismar edilen çocuklar
olarak, sömürülen çocuklar olarak ele almakta yarar var.
Polat : Demek ki bir yasal boyutta çalışan çocuklarımız var
bir de yasal olmayan boyutta çalışan çocuklarımız var. Yasal
boyutta çalışan çocuklara baktığımızda Çocuk Hakları Sözleşmesi
ile bir çelişki ortaya çıkıyor. Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre
0-18 yaş arasındaki her birey çocuk kabul ediliyor ve çocuklara
çocukluklarını yaşama; okula gitme, oyun oynama, kendini
geliştirme, sosyal ve kültürel etkinliklere katılma, hakkı
tanınıyor. Bu durumda çocuk yaşında çocuğun çalışması çocukluk
kavramına aykırı. Ama biz kanunlarımızda çocuğa 15 yaşından sonra
çalışma izni vererek, ailelerin çocuklarını çalıştırmalarının ve
dolayısıyla çocuktan menfaat elde etmelerinin kapısını açmışız. Bu
sizce doğru mu? Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne imza atmışken
yasalarımız neden böyle bir şeye izin veriyor?
Varol : Öncelikle “çocukların çalıştırılması doğru mu?” diye
sorduğunuzda bir baba olarak, bir tıp adamı olarak ben buna;
“Hayır, doğru değildir.” derim. Ancak, olayın sosyolojik ve
ekonomik boyutlarına baktığımız zaman kabul edilebilir yanlarını
görüyorsunuz. Tabii yasal çerçevede ve iyi niyetli bakışımız
gerçekten mevcutsa bu kabul edilebilir. Ülke gerçeklerimizdeyse
çocuğun çalışması kabul edilebilir bir olgu olarak
değerlendirilemiyor. Şöyle ki; çalışma hayatında olan çocuklar
3308 sayılı çıraklık ve mesleki eğitim kanununa göre çalışma
hayatında olabiliyor ve buarada öğrenci statüsünde sayılıyorlar.
Öyle olunca bu çocuklar karşımıza çalışma hayatında olan çocuklar
olarak değil de çıraklık eğitimine giden öğrenci statüsündeki
çocuklar olarak çıkıyor. Geleceğin esnafı ve işvereni olmak üzere
bir ara insan gücü olarak eğitim alan ama aynı zamanda da çalışma
hayatında varolan çocukların sağlık, eğitim ve rehberlik
hizmetlerinin kontrollü olarak yapılması gerekiyor. Ama Türkiye
gerçeğine baktığımız zaman bunun böyle olmadığını görüyoruz. O
bakımdan yasal boyutuyla gerçek birbirini tutmayınca bizim
sözlerimiz bazen çelişki gibi kalabiliyor. Tekrar söyleyeyim; bir
baba olarak hiçbir zaman 18 yaşın altında ki bir çocuğun çalışma
hayatında olmasını istemem. Bir hekim olarak, henüz daha
ergenliğini yaşamamış, henüz daha fiziksel ve zihinsel olgunluğa
erişmemiş, henüz daha duygusal anlamda kendisinin tam olarak
farkında olmamış bir çocuğun çalışma hayatında birçok sağlık
risklerine maruz kalmasını, birçok iş risklerine maruz kalmasını
kabul etmemiz mümkün değil. Ama eğer bu çocukları öğrenci
statüsünde göreceksek, çırak olarak yetiştireceksek; bildiğiniz
gibi 58 ilde 211 çıraklık eğitim merkezi 22 meslek dalında eğitim
yapmaktadır, buralarda örneğin bir berber, bir kuaför, bir terzi,
bir motor ustası yetiştirmek üzere bir kaportacı, bir tesviyeci,
bir tornacı olarak da bu çocuklarımız bu okullarda öğrenci
statüsünde kaldığı müddetçe, sanayide de çalışma koşulları kontrol
altında tutulduğu müddetçe, çocuğun çalışmasına hoşgörülü
yaklaşılabilinir. Hoşgörülü yaklaşım için bu çocukların öğrenci
statüsünü mutlaka herkesin kabul etmesiyle olur.
Polat : Çıraklık aynı zamanda bir öğrenim olduğu için çalışan
çocuk konseptini bir yere kadar kabul etmek mümkün. Çıraklık
mesleki bir eğitim olarak herkes tarafından kabul edildiği
takdirde bir problem yok. Çıraklık kavramını biraz açalım.
Çıraklık ne demektir?
Varol : Çıraklık bizde Osmanlı’dan gelen gelenekselleşmiş bir
kavramdır. Eskiden ahilik denilen meslek bilgi ve tecrübesine
sahip bir kişi mesleğini, sanatını küçükten itibaren çocuklara
vererek, onları eğiterek yetiştiriyor, çocuğun sanatı icra
etmesini sağlıyor. Çocuğa yaşamını temin edebileceği bir meslek
kazandırıyor. Örneğin; bir demirci, demiri dövmeyi o küçücük
çocuğa küçük yaştan öğreterekten büyütüyor. Çok eski zamanlardan
beri bu sistem mevcut. Kılıç kullanmayı öğretmekten başlayan
sonrasında gelişen bir çok sanat kollarında örneğin çinicilikte,
mobilyacılıkta, oyma işçiliğinde çocukların eğitilmesiyle devam
etmiş bir süreç. Bunlar resim derslerinde gördüğümüz sanatsal
olguları küçük yaşta çocuklara öğretmek suretiyle geleceğe mesleği
taşımak anlamında yapılıyordu Ustaların yanında yetişen çocuklara
çırak deniyordu. Bir çoğumuz küçükken annemiz, babamız tarafından
“çırak ol haydi bakalım, birazcık hayatı tanı” diye çeşitli iş
kollarına atılmışızdır. Kendimden örnek verecek olursam, orta
ikinci sınıftan üçe geçtiğim yaz tıbba merakım olduğu için bir
eczacı yanında çalışmama izin verilirdi. Ücretimi ödeyen kendi
ailem olurdu. Ailem bunu sosyalleşeyim ve hayatı tanıyayım diye
teşvik ederdi. Tabii bu emeğimin sömürülmediği, bedensel anlamda
beni zorlamayan bir çalışma ortamıydı. Eskiden; “çırak ol, hayatı
tanı, adam ol” denirdi. Günümüzde ‘çırak çocuk’ genç işçi kavramı
içerisine giriyor. Yani 15-18 yaş grubunda ki genç, işçi kavramına
giriyor. Sigortası devlet tarafından karşılanıyor. Öylesine bir
güvence var ki burada, yasal anlamda sigortasını devlet ödediği
için devletin güvencesi altında sosyal güvenceye sahip oluyorlar
ki şimdi yeni çıkan yasa taslaklarına baktığımız zaman 19-20
yaşına hatta askere gidene kadar da bu çocukların korunma altına
alınması düşünülüyor. Çıraklık eğitimine devam edebilmek için
ilköğretimi bitirme şartı aranıyor. Meslek liselerinde okuyan
çocuklar ise yine çırak olmak zorundalar. Çıraklık belgesi
alınmadan kendilerine iş açabilmeleri mümkün değil. Bu sebeple
ondokuz yaşından gün almadan çıraklık eğitimine başlayabiliyor
çocuklar. Buna göre onsekiz yaşında çıraklık eğitimine
kaydolduğunda bir genç yirmibir yaşına kadar eğitimde kalıyor ve
okulda okuduğu süre içerisinde sosyal güvencesi devlet tarafından
karşılanıyor. Bu bizim bakış açımızla, iyi niyetli yaklaşımımızla
çok olumlu bir düzenlemedir. Çocuklar böylelikle sağlık, eğitim ve
rehberlik hizmetleri açısından sosyal devletten alması gereken
bazı yasal hakları ancak bu şekilde alabiliyor.
Polat : Çıraklık aslında bir yandan eğitimin sürdürüldüğü ama
meslek hayatına da bir geçişin olduğu bir dönemdir diyebiliriz.
Çocuk istismar yaşamaktan çok eğitimin farklı bir boyutuna
başlangıç yapmış oluyor. Bu iyi. Peki bu 211 çıraklık eğitim
merkezlerinin temel amacı nedir?
Varol : Temel amaç; 22 farklı meslek dalında geleceğin
esnafını, ara insan gücünü yetiştirmek.
Polat : Çıraklık okuluna giden çocukların eğitimleri, düz
okullardaki eğitimlerden farklı mı yoksa meslek eğitiminin yanında
diğer dersleri de alıyorlar mı?
Varol : Biraz farklılıklar var. Bir kere kendi iş koluyla
ilgili olan ana dallarda ağırlıklı eğitim yapılıyor. Bunun
yanısıra kültür dersleri de var. Ayrıca, çıraklık eğitimine giden
bir çocuk aynı zamanda açık liseye de kayıt olabiliyor, lise
hakkını devam ettirebiliyor yada çocuk çıraklık eğitimini bitirip
belgesini aldıktan sonra aradaki fark derslerini vermek suretiyle
meslek lisesi mezunu da sayılıp üniversiteye devam edebiliyor.
Yani çıraklık eğitiminin bu anlamda çok büyük bir fırsat olduğunu
burada tekrar vurgulamak istiyorum.
Çalışma hayatına atılan bir çocuğun vergi dilimi içerisinde
Türkiye ekonomisine bir katkı sağladığını düşündüğümüzde,
yetişkinlerin bu çocuklara bir vefa borcu olduğu düşüncesindeyiz.
Yaklaşımımız hep budur. Bu sebeple çalışan çocuklarla ilgili olan
bütün yasal düzenlemelerin daha da iyileştirilmesi için çaba sarf
ediyoruz. Bu tarz olumlu gelişmeler bizim için çok anlamlı oluyor.
Çıraklık eğitimine giden bir çocuğun ileride üniversite mezunu da
olabileceğini gözardı etmememiz gerekiyor. Bu pozitif olarak
adlandıracağımız bir düzenlemedir.
Polat : Çıraklığın yasal olduğunu ve iyi niyetle
yaklaşıldığında çocuğun geleceğini olumlu yönde etkileyeceğini,
düzenlemelerinde olumlu olduğunu söyledik. Bir de yasal olmayan
sektör var ki burada hakikaten çocuklar açısından büyük bir sorun
yaşanıyor. Sokaklarda çalışan çocuklar göçün en büyük olumsuz
sonuçlarından biri. Bu çocuklara sık sık hepimiz günlük
hayatımızda rastlıyoruz. Sokakta çalışan/çalıştırılan çocuklarla
ilgili tablo nedir? Problemler nedir?
Varol : Belirttiğiniz gibi asıl problem sokakta çalışan
çocuklarda yaşanıyor. Türkiye gerçeği maalesef bu. Acilen el
atmamız gereken bir konu. Sokakta çalışan çocukları çıraklık
eğitimlerine dahil etmemiz gerekiyor. Çıraklık eğitimlerinin
olumlu yanlarından sokakta çalışan çocukların da menfaat
bulmalarını temin etmemiz gerekiyor. Böyle yaklaşımlara ve
uygulamalara ihtiyaç var. Ülkemizde iş gücü ile ilgili kayıtlara
baktığımızda çocuk yaşlarda %19’luk bir sivil nüfus görüyoruz. Bu
%19’luk çocuk yaş grubu içerisindeki çocukların %88’i okula
gidiyor. Ama okula gidiyor olması çocuğun çalışma hayatından
uzaklaştığı anlamına gelmiyor. Birçok çocuk hem okula gidiyor hem
çalışıyor. Sokakta çalışıyor, ev işlerinde çalışıyor yada diğer
ekonomik işlerde çalışıyor. Yasal anlamda ise bu çocuklar okula
gidiyor olarak değerlendiriliyor. Sadece geride kalan %12’lik
okula gitmeyen kesim çalışıyormuş gibi gözüküyor. Oysaki ekonomik
işlerde çalışan çocuk oranını biz %31,8 olarak görüyoruz. Bu oran
şu anlama geliyor; her 10 çocuktan 3’ü çalışıyor yada her 3
çocuktan 1’i çalışma hayatında.
Polat : Oldukça yüksek bir oran.
Varol : Çok yüksek korkunç bir sayıdır bu. Çalışma hayatında
her türlü yer alan çocuklarla ilgili çok fazla iş yapmamız
gerektiğini gösteriyor. Devlet olarak, sivil toplum kuruluşları
olarak, hekimler olarak, medya olarak herkese büyük görev
düştüğünü gösteriyor. %31,8 olan çocuk iş gücünün %4,2’sinin
ekonomik işlerde olduğunu görüyoruz. Geri kalan %27,6’sını ev
işlerinde görüyoruz. Ev işlerinde ki çocuklar ya ailesi ile
beraber çalışan ya da kayıt dışı çalışan çocuklardır. Kayıt dışı
çalıştırılan çocuk her türlü istismara açıktır.
Polat : Sokakta çalıştırılan çocuk dışında ‘evde çalıştırılan
çocuk’ diye başka bir grup daha var ki bunlar risk altındalar.
Varol : Bu çocuklarımız cinsel ve fiziksel istismara maruz
kalabiliyorlar, gelişme çağında ki çocukların hiç tespit
edemediğimiz o duygusal istismarına maruz kalıyorlar. İstismarın
çocukların içinde yarattığı duygular yetişkin olduklarında,
anne-baba olduklarında daha farklı tepkilerle geri dönüyor. Bu
olumsuzlukları farketmek mümkün de olmuyor çoğu zaman. Evde
çalışan çocuklara örnek olarak çok basit bir uygulamadan
bahsedebiliriz; kapıcının kızını çocuğumuza baksın diye
çalıştırıyoruz. Bunun çok örnekleri var. Örneğin; eve getirdiğimiz
hizmetçi kadının bir müddet sonra çocuğunu getirip kendisi gibi
hizmetçi olarak çalıştırdığını, ev işlerini öğrettiğini görüyoruz.
Özellikle kentte böyle büyük bir sektör var. Bu çocuklar risk
altındadırlar. Maalesef istismarı görebilmek çok zordur. Adliyeye
intikal eden olayların az olması istismarın az yaşandığı
anlamından çok istismarın tespit edilemediği, farkedilemediği
anlamını taşıyor. Gerçekten çok hazin bir durum var burada.
Ekonomik faaliyetleri tarım, sanayi, ticaret ve hizmet sektörü
olarak ayırabiliriz. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün geçmiş
verileriyle son verileri kıyasladığımızda, sekiz yıllık kesintisiz
eğitimle birlikte çalışan çocukların oranında %9’luk göreceli bir
azalma görüyoruz. Bu gerçek anlamda bir azalmayı göstermiyor
sadece çocukların aynı zamanda okula kayıtlı olduğunu gösteriyor.
Bu çocuklar yazın yine tarım işçisi olarak çalışıyorlar; fındık,
pamuk topluyor veya ailesinin yanında ekin ekiyor, ürün
kaldırıyor. Sanayi alanında çalışan çocukların sayısında %4,9 -
%5’lik bir artış görüyoruz. Ticaret sektöründe %2,3’lük ve hizmet
sektöründe ise %1,8’lik bir artış görüyoruz. Demek ki çalışma
hayatında olan çocuklar sekiz yıllık kesintisiz eğitim nedeniyle
çalışma hayatından aslında uzaklaştırılmıyorlar, belirli alanlarda
çalışma hayatının içerisinde yoğunlaşıyorlar. Yani tarımdan belki
uzaklaşıyorlar ama sanayi ve ticaret alanlarında veya hizmet
sektöründe varlar.
Tekrar verilere baktığımız zaman maaşlı olarak çalışan çocukların
sayısında artış olduğunu görüyoruz. Çocuğun maaşlı olması SSK’lı
olduğunu gösteriyor. Belki çıraklık eğitimine gittiğini
gösteriyor. %7,8’lik bir artış bu anlamda sevindirici. Yevmiyeli
çalışan çocuklarda da %3,1’lik bir artış olduğunu görüyoruz. Buna
karşın kendi hesabına iş veren olabilme olasılığında azalma,
ücretsiz aile işçisi olarak çalışma hayatında %10’luk bir azalma
farkediliyor. Anne-baba yanında çalışan aile işçilerinin sekiz
yıllık kesintisiz eğitimle sanayiye veya diğer hizmet sektörlerine
kaydığını görüyoruz.
Polat : Çocukların çalışırken sigortalı olmaları çok önemli
bir güvence. Çıraklıktan bahsettik, sokakta çalışan çocuklardan
bahsediyoruz. Bir de evde çalıştırılan çocuklar var dedik. Bu
çocuklar hep gözden kaçarlar ama bu çok önemli bu boyut. Çünkü hem
kayıtları yok; görünür değiller hem de istismar edilme
potansiyelleri çok fazla. Türkiye’de bu olumsuzlukları yaşıyoruz
ama herhalde bir şeyler de yapılıyor. Özellikle çalışan çocuklar
açısından Çalışma Bakanlığı’nın çalışmaları var, uluslararası
örgütlerin çalışmaları var. İlk planda aklıma ILO geliyor. ILO
nedir, neler yapar?
Varol : ILO (International Labor Organization), Uluslararası
Çalışma Örgütü olarak tercüme edilmekle birlikte bizim
literatürümüze de İngilizce kelimelerin baş harflerinin alınarak
kısaltılmasıyla ‘ILO’ olarak yerleşmiştir. Uluslararası Çalışma
Örgütü çocuk işçiliğinin dünyadaki sorunlarını, dünyadaki boyutunu
farkettiği zaman 1990’lı yıllarda bir proje ile Çocuk Emeğini
Sonlandırma Projesini başlatmış. Buna IPG projesi diyoruz. İlk
dönemde Almanya 1 milyon mark bağışta bulunarak öncülük etmiş ve
dünyadan ilk başta dokuz ülke bu projeden yararlanmak için
başvuruda bulunmuş. Başvuran ülkelerden bir tanesi de Türkiye.
Hindistan gibi, Brezilya gibi diğer gelişmekte olan ülkelerle
beraber Türkiye’de çocuk işçiliğinin önlenmesi anlamında başvuruda
bulunuyor. Avrupa Birliği’ne geçişte çocuk işçiliğinin olmaması
çok çok önemli. Yasalarımızı uygulanabilir hale getirebilmek için,
belirli projelerle konuyla ilgili toplumda duyarlılık yaratabilmek
için ekonomik yetersizliğimiz nedeniyle dış desteğe ihtiyacımız
olmuş ve IPG projesinden faydalanmak bu anlamda çok olumlu
olmuştur.
Polat : IPG projesi çocuk işçiliğinin sonlandırılmasını
amaçlayan ve Türkiye’de de uygulanan uluslararası bir proje. Proje
çerçevesinde neler gerçekleştirilmiş ve bu proje ile ne gibi
ilerlemeler kaydedilmiştir?
Varol : 90’lı yıllarda Çalışma Bakanlığı doğal olarak hükümet
kanadını teşkil ediyor ve birçok sivil toplum kuruluşları,
üniversiteler, kamu kuruluşları bu projeden yararlanıyorlar,
projeler üretiyorlar. Bunlardan bir tanesi benim de içinde
olduğum; FİŞEK Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfıdır.
FİŞEK Enstitüsü olarak o dönemlerde Çalışan Çocuklar Bilim ve
Eylem Merkez Vakfı’nı kurarak özellikle sanayide çalışan çırak
çocuklara sağlık hizmetlerini vermekle mükellef bir ortak sağlık
birimi oluşturduk. 50’den az işçi çalıştıran işletmelerin ortak
sağlık birimi içerisinde işyeri hekimliği hizmetlerini üstlendik.
İşverenlerin küçük de olsa katkılarıyla kurumsal hale dönüştürülen
ve bundan dolayı da çırağa ücretsiz olarak hizmet verilen bir
modeldir bu. 1996 yılında HABITAT’ın Özel Cumhurbaşkanlığı Ödülünü
alan çok güzel bir çalışmadır bu. Bunun yanında Türkiye Esnaf ve
Sanatkarlar Odası TESK, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu
DESK, HAK-İŞ ve TİSK gibi kuruluşlar yani Türkiye İşveren
Sendikaları Konfederasyonu gibi büyük konfederasyonlarla beraber
birçok sivil toplum kuruluşları da bunların içerisinde yer almış
ve herkes kendi çapında bölgesel modeller geliştirmek suretiyle
çocuk emeğini sonlandırmaya yönelik olarak yıllardır süren ve hala
devam eden projeler üretmektedirler. Günümüzde Çalışma
Bakanlığı’nın çatısı altında bu projeler toplanıyor ve Çalışma
Bakanlığı bunu toplumdaki örnek modeller içerisinde işletiyor.
Örneğin 99 Marmara depremi sonrasında ekonomik güçsüzlükler
nedeniyle bir anda çok fazla çalışan çocuk ortaya çıktığı için;
çocukların aynı zamanda marjinal kesimlerde ve resmi olmayan
kesimlerde çalıştığını görünce, Yalova ve Düzce’de sizlerinde
içinde olduğunuz bir proje başlatıldı. Gerçekten bu bağlamda ILO
gerekli yatırımları yapmıştır ve Devlet’te bu yatırımlardan
yararlanarak çalışmaları başlatmıştır.
Polat : Özetleyecek olursak; IPG model proje olarak aslında
oldukça güzel bir başlangıç sağladı. Gerek Devlet gerekse sivil
toplum kuruluşlarının çok başarılı çalışmaları var. Sizin
gerçekleştirdiğiniz bir proje de var ve bu projeyi ben bölgesel
çözümler üretiyor olması nedeniyle çok takdir ediyorum. Bölgesel
olarak çözüm üretilmesinin Türkiye’nin çıkışı olduğunu
düşünüyorum. Bölgesel çalışmalarda çok daha fazla sayıda çözüm
önerileri geliştirilebiliyor ve bunlar uygulandığında daha etkin
oluyorlar. Biraz sizin bu projenizden bahsedelim.
Varol : Projeyi aktarmadan önce mutlaka söylenmesi gereken bir
husus var; IPG projesi Türkiye’de çocuk işçiliğinin
sonlandırılması anlamında gerçekten önemli ama bizim yasalarımız
da çok da yetersiz değildi. Çıraklık ve meslek eğitim kanunu 1986
yılında çıkarılmıştır.
Polat : Çocuk Hakları Sözleşmesi’nden bile önce. Hep
değindiğimiz bir konu bu; yasal düzenlemelerin yapılmış olması
yetmiyor, bunların içselleştirilmesini ve uygulanır hale
getirilmesini takip etmek gerekiyor. Gerçekten kanunlara
baktığımız zaman doğru gözüken ve yeterli olan şeyler var ama
uygulamada büyük sıkıntılar yaşanıyor.
Varol : Evet. Çocukların çalışma hayatına ara insan olarak bir
öğrenci statüsünde katılmasını amaçlayan yasa 1986 da çıkıyor ama
tabii bunun alt yapısının en az 10-15 yıl öncesine dayandığını
dikkate aldığımızda, Türkiye Cumhuriyeti olarak aslında çocuk
hakları için hep doğru şeyler söylüyoruz ama uygulamada birçok
nedenlerden dolayı başarılı olamıyoruz. Yasaları hayata
geçiremiyoruz.
Bunu
şu anlamda söyledim; Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu
1993 yılında IPG projesine müracaat etmiş. “Hep çocuk emeği, çocuk
emeği diye duyuyoruz, bu nedir? Biz de bu çalışmanın içerisinde
olalım. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu olarak
elimizden ne geliyorsa biz de yardımcı olalım.” diyerek yola
çıkmışlar. İncelediklerinde çocuk işçiliğinin aslında büyük iş
kollarında olmadığını görüyorlar. Çocukların genelde küçük ve orta
büyüklükteki işletmelerde yada resmi olmayan kesimde
çalıştıklarını tespit etmişler. Burada parantez içerisinde şu
bilgiyi de aktaralım; ülkemizde ciddi büyük işletmelerin sayısı %
3’tür. Var olan kayıtlı işletmelerin içerisinde %3’tür. Büyük
ciddi işletmelerden kastımız nedir? Belki bazı kişiler bu
cümlelerimden yanlış anlayabilirler ve sözlerim amacın dışına
taştıysa kendilerinden özür diliyorum, burada ifade etmek
istediğim şey 50’den fazla işçi çalıştıran işletmelerdir. Küçük ve
orta büyüklükteki işletmeler de çok ciddi, çok önemlidirler
elbette. 50’den fazla işçi çalıştıran işletmelerin oranı %3 dedik
ve burada çalışan işçilerin oranı da %49’dur. Bu ne anlama
geliyor? 50’den fazla işçi çalıştıran işletmelerde işyeri hekimi
bulundurma zorunluluğunda olduğu için toplam işçiler içerisinde
%49 oranında işçi işyerinde bir hekimin gözetiminde çalıştırılıyor
ve bunlar sağlık hizmeti alabiliyorlar. Geri kalan %97 oranında
işyerinde çalışan %51,2’lik işçi kesimi ise işyeri riskinin hesap
edilmesinden dolayı ortaya çıkabilecek problemleri anında
çözebilecek hekimlerle kontrollü çalışma şansına sahip değil.
Polat : Tıp hizmeti denince akla hemen hastalığın tedavisi
geliyor. Halbuki bir de hastalıktan korunma var. Koruyucu
hekimliğin oluşturulması lazım.
Varol : Çok doğru. Önleyici sağlık hizmeti verilmesi
gereklidir. Verilerin ışığında TİSK bu hekim hizmeti sağlayan %3
oranındaki işletmelerden kurulmuş. Diğer taraftan çalışan çocuklar
geride kalan işletmelerde çalıştırılıyorlar. TİSK diyor ki; “Bizde
çocuk iş gücü görülmüyor. Meslek liselerinden staja gelip günde
bir yada iki saat başlarında eğitmenlerle çalışan çocukları biz
çalışan çocuk kabul etmiyoruz. Bunlar öğrencidir.” TİSK sonrasında
farkediyor ki - bilgilendiriliyor ki - çalışma hayatındaki
çocuklar KOBİ’lerde, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerde veya
resmi olmayan kesimde yoğunlaşmış. Bu tespit ile 94 yılında TİSK,
kendi bünyesindeki işverenlere duyarlılık kazandırmak ve bunlardan
katkı bulmak üzere iki proje gerçekleştiriyor. Bunlar
konferanslar, paneller, kitap çıkartmak şekliyle bir duyarlılık
kazandırmaya yönelik atılmış adımlardır.
Polat : Gerçekten bu tip sosyal problemlerin çözümü
isteniyorsa ilk konu insanları, ilgili kişileri konu hakkında
bilgilendirmek. Bilgilenildiği zaman ancak duyarlılık oluşuyor.
Duyarlılık oluştuğu zaman problemin çözümü için biz de bir şeyler
yapmalıyız inancıyla bir çözüm üretilme aşamasına geliniyor.
TİSK’in bu projeleriyle önemli ve doğru bir iş yapılmış. Sonuçlar
bugün onu gösteriyor değil mi?
Varol : Evet. Pendik’de ki başarımızın altında da bu yatıyor.
Daha sonraki yıllarda eyleme yönelik bir model göstermek
istiyorlar. Bunun içinde TİSK’e yakın hangi sektörde çalışan
çocuklar var onları araştırıyorlar. Pendik Sanayi Sitesi, İMES,
İstanbul İMES ve İkitelli’deki Büyük Organize Sitesi’nde bir
araştırma yapıyorlar. Bulgular çocukların oto kaporta vs. gibi
metal iş kolunda yoğunlaştığına işaret ediyor. O yıllarda henüz
sekiz yıllık kesintisiz eğitim olanağı olmadığı için henüz oniki
yaşını bitirmiş, çıraklık eğitimine devam ederek çalışma hayatına
katılmış çocuklar olduğunu görüyorlar. Bunun üzerine bu sanayi
sitelerinde eyleme yönelik bir model geliştirmek için 98 yılında
Marmara Üniversitesi Sağlık Eğitim Fakültesi’ne ve FİŞEK
Enstitüsü’ne başvurdular. Burada üniversite, sivil toplum kuruluşu
ve Çıraklık Eğitim Merkezi deneyimleri ile TİSK’in yaptığı
araştırmalardan çok güzel bir sentez çıktı. Böylece çalışma
hayatında ki çocuklara Çalışan Çocuklar Bürosu vasıtasıyla iş
ortamında yardım sağlandı.
Yakınlığı nedeni ile ve çok duyarlı olmaları nedeni ile proje ilk
Pendik Sanayi Sitesi’nde başlatıldı. Orada bize hemen binalar
ayırdılar, yer hazırladılar. 98 yılında sanayide çalışan 15 yaş
altındaki çocukların çıraklık eğitimine kayıt olması konusundaki
ilk hamlemizi yapmış olduk. İlk tespitlerimizde %27 olan çıraklık
eğitimine gitme oranını bir yıl sonra %65’e çıktı. Sonraki
yıllarda bu oran %80’lere, %90’lara kadar çıkmaya başladı. Şu anda
çalışma hayatında 15 yaş altında çocuk çok nadir görüyoruz.
Gördüklerimizi kolundan tutup da atmıyoruz. Belirli birimlerimizde
çocuklarla görüşmeler yapılıyor. ‘Neden çalışma hayatındalar’,
‘Okuma zorluğu mu var’, ‘Eğitim alama güçlüğü mü var’, ‘Acaba
Rehberlik Eğitim Merkezi’nde kaynaşma programına mı alınması
lazım’ gibi bir çok araştırmalar sonrasında gerektiğinde çocuğun
ayrıldığı okulun müdürü ile, okul öğretmenleri ile bile görüşerek
bu çocukları örgün eğitime yeniden kazandırmak, kontrol altında
tutmak ve okulunu bitirdikten sonra da çıraklık eğitimine kayıt
ettirmek çabalarımız sürüyor. Çocuğa kendi başka yeteneklerini
farkettirip çalışma hayatından uzaklaştırıp okuluna, örgün
eğitimine göndermek mümkün oluyor ama eğer çocuğun çalışma
hayatına atılması ailenin ekonomik güçsüzlüğünden kaynaklanıyorsa
aileye katkı sağlamak gerekiyor. Diğer kesimlerle işbirliği
yaparak babaya iş bulmak, anneye gıda malzemeleri yardımlarında
bulunmak gibi anlık, geçici katkılarda bulunuluyor. Çocuğun
eğitiminden sonra kendisine iş kapasitesini arttıracak yöntemleri
gösterme şeklinde ev ziyaretleri yapılıyor ve çocuk resmi çalışma
hayatına kazandırılıyor.
Polat : Verilen rakkamlardan Pendik’te başlayan bu pilot
projenin başarıya ulaştığını anlıyoruz. Sivil toplum
kuruluşlarının en önemli amaçlarından birisi pilot projeler
üreterek bunları uygulamak ve böylece geliştirilen sağlıklı
modelleri Devlet ve toplumla paylaşmaktır. Model oluştuktan sonra
sürekliliği sağlamak zordur ve bunu diğer bölgelerde uygulaması
beklenen Devlettir artık. Projeniz üç yıldan beri devam eden
sürekliliği olan bir proje.
Peki, belediyelere düşen görevler nedir? Çalışan çocuklar
açısından belediyeler ne gibi çalışmalar yapmalı, topluma nasıl
katkı sağlamalılar?
Varol : Yerel yönetimler olarak belediyeler çok önemli bir rol
üstlenmeli. Hele yeni kamu yönetimi yasa tasarısına baktığımız
zaman, bunun yanında birçok diğer konununda belediyelere ve il
özel idarelere devredileceğini görüyoruz. Belediyeler kendi
mahalli bölgeleri içerisinde ki sanayi sitelerine hakim olan
birimlerdir. Mülki Amir konumunda olacak kişilerdir. Bu bağlamda
kayıtlar kendilerinde zaten mevcut olduğu için yeni araştırmalara
girmeden, var olan kayıtlar üzerinden bu çalışmaları çok güzel
yürütebilirler. Çalışan Çocuklar Bürosunu model olarak ortaya
koyarken şunu mutlaka vurgulamamız lazım; eğitim, sağlık ve
rehberlik hizmetleri modelin üç boyutuna işaret eder. Sağlık için
‘ortak sağlık birimi’ modelini ortaya koyduk. Bu olmadan yani
işçi, işveren, aile üçgenini kurmadan bu yapının üzerine bir şey
oluşturmak mümkün değildi. O bakımdan çocuğa hizmet verirken
işverenine hizmet götürmezseniz kopukluk olur. İşveren de çocuğun
aldığı hizmeti görmeli, aynısından yararlanmalı ve ne yapıldığını
da bilmelidir. Bu sebeple bulunduğumuz ortamlarda işveren
eğitimleri yaparız. İşçi çocuklara verdiğimiz eğitimlerin aynısını
işverenlere de veririz. Duyarlılık ve bilgilendirme
çalışmalarımızı onlara da uygularız. Bunun dışında aileleri toplar
ergenlik eğitimleri veririz. ‘Çocuk nasıl düşünüyor’, ‘Neden
çalışma hayatında’, ‘Çalışma hayatından kaynaklanan zararları
nasıl tolore ediyor’, ‘Size nasıl yansıtabilir’, ‘Siz bunları fark
edip kime ne şekilde başvurmalısınız’ gibi çözüm yollarını da
gösteren ergenlik eğitimlerini hem işverene hem aileye veririz.
Böylece işçi, işveren, aile üçgenini kurarız. O bakımdan bu
Çalışan Çocuklar Bürosu’nun ortak sağlık birimi ortak sağlık
merkezlerinin üzerinde yapılanması gerekiyor ki yerel yönetimler
bunu zorunlu hale getirebiliyorlar. Aralık 2003’de çıkan işyeri
hekimliği yasasında, “50 den az işçi çalıştıran işletmeler ortak
sağlık birimi kurabilir, 50’den fazla işçi çalıştıran işletmeler
buraya üye olduğunda işyeri hekimi bulundurmak zorunda değildir”
denmiştir. Bu da önemli bir yapıdır. Çünkü ortak sağlık biriminin
kurumsal olarak kendisini çevirebilir olması buralardan gelen
maddi güce dayanır. Onlar da bu ortak sağlık biriminin maliyetini
kendi aralarında paylaştıkları için, küçük işletmelere de bu
maliyet büyük geldiği için böylesine büyük birkaç tane işletme
maliyeti üstlendiğinde çok rahatlıkla ortak sağlık birimi ve
Çalışan Çocuklar Bürosu rahatlıkla hizmetlerini yürütür.
Bizim modelimiz böyle yürüyor. Hekim, psikolog, psikolojik rehber
danışman ve işyeri hekimi şeklinde hizmetler çok rahatlıkla
sürdürülebiliyor ve eğitimler çıraklık eğitim merkezleriyle
birlikte yürüyebiliyor. Bu açıdan yerel yönetimlerde belediyelere
çok önemli işler düşüyor. Bu modeli bence bütün belediyelere
yaymak gerekiyor. Belediyelerin bu işlevleri yerine getirirken
resmi olmayan kesimde çalışan çocukların tespitinde de çok önemli
bir rolü var. Sözkonusu kanunla belediyelerin icra organı olan
zabıtalara görev verilmiştir. Beldenin sağlığı ve sıhhati için
korunmaya muhtaç yada kötü muameleye tabi olan çocuklar var ise o
çocukları mutlaka bulup İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’ne yada
Kaymakamlığa bildirme görevi, sorumluluğu kanunla belediyelere
verilmiştir. Bu görevle zabıtaların koruyucu zabıta birimleri
oluşturmasının, ihtisaslaşıp koruyucu zabıta haline dönüşmesinin
çok büyük önemi var. Çözüm önerilerinden bir tanesi de bence
budur.
Polat : Çok teşekkür ederim. Hakikaten çok önemli bir konuyu
konuştuk. Çalışan çocuklar Türkiye’nin en önemli sorunlarından
birisi. Ancak, görülüyor ki kayıtlı olarak çalışan çocuklar
açısından çok önemli adımlar atılmış, modeller hazırlanmış ve
yürütülmüş. Kanunlarda da önemli bir sıkıntı yok. Problem sokakta
ve evde çalıştırılan çocuklarda çok daha yoğun. Bu şekilde
çalıştırılan çocukların sömürülmelerinin ötesinde bir de işin
içine çocukların anne-baba bakımından uzak kaldıkları çalışma
süreleri içerisinde başkaları tarafından istismar edilmeleri
ihtimali giriyor.
Sayın Nezih Varol, çok başarılı çalışmalarınızın devamını dilerim.
Programa katılarak verdiğiniz katkı için çok teşekkür ederim. |