|

|
AÇIK RADYO SOHBETLERİ
2004 |
|
Prof. Dr. Oğuz POLAT |
Haftanın Konuğu :
MUSTAFA RUHİ ŞİRİN
Çocuk Vakfı Başkanı
Çocuk Hakları Kavramına Genel Bakış
Polat :
“Çocuk hakları ne demek” bunu birazdan konuğumla tartışacağım ama
öncesinde birkaç cümle söylemek istiyorum. Çocuk hakları, 0-18
yaşlarında olan herkesin her alandaki hakları demek. Gerçekten de
biz çocuklarımızı yaşatmak, korumak, geliştirmek istiyoruz. Onları
her konuda kendi katılımlarını da sağlayabileceğimiz bir dünyada
yaşatmak istiyoruz. Bu programda çocuğun aklınıza gelebilecek her
hakkını konuşacağız, tartışacağız. Bu ikinci programdaki konuğum
Sayın Mustafa Ruhi Şirin. Kendisi Çocuk Vakfı’nın başkanı. Sayın
Şirin ‘Çocuk Hakları’ ne demek?
Şirin :
Doğrusu bu soruyu benim size sormam gerekirdi. Bu alanda ülkemizde
en çok çalışma yapmış hocalarımızdan birisiniz çünkü. Önce merhaba
demek ve çocuk selamıyla selamlamak istiyorum dinleyicilerimizi.
‘0-18 Vurursan Kırılır’ adlı programda Açık Radyo’nun
dinleyicileriyle beni buluşturduğunuz için de size teşekkür etmek
istiyorum. Çocuk hakları konusunda söyleyecek çok şey var ama
çocuk haklarını bir kaç cümleyle tanımlarsak alanı sınırlamış
oluruz. 0-18 yaş arasındaki her insan çocuktur. Çocuğun en temel
hakkı çocuk olma hakkıdır. Çocuk hakları teorisini, modern çocuk
paradigmasının içeriğiyle ilişkilendirerek daha kolay anlaşılır
duruma getirebiliriz. Modern çocuk paradigması, çocuğu yetişkinden
ayıran ancak sağlığı, eğitimi, gelişmesi ve korunmasından
yetişkini sorumlu tutan anlayışa dayanır. Çocuk haklarının ana
felsefesi ise çocuğun birey olduğu ve özne olarak kabulüne
dayanır. Ben, çocuk haklarını çocuk için gerekli olan gerçek hayat
bilgisi biçiminde adlandırmaktan yanayım. Çocuk Haklarına Dair
Sözleşme’nin çocuklara sağladığı haklar, medeni, ekonomik,
sosyal, kültürel ve korunma hakları olarak özetlenebilir. Çocuk
haklarını yaşama, gelişme, korunma ve çocuğun görüşünün alınması
çerçevesinde anlamak da mümkün. Bu dört kriter için iki temel ilke
daha var: Çocuklar için yapılacak her işte çocuğun öncelikli
yüksek yararının korunması ve çocuğa karşı her tür ayrımcılığın
önlenmesi. Çocuk hakları kavramının içeriğinden de anlaşılacağı
gibi, bu haklar, yetişkinlerin haklarıyla çekişmediği gibi insan
hakları hukukunun da ayrılmaz parçası kabul edilirler. İnsan
hakları sınıflandırması açısından Çocuk Hakları’nın
gerçekleşmesinde üç öznenin etkinliği sözkonusudur: Çocuk özne,
yetişkin özne ve devlet. ‘Nesne çocuk’ anlayışından ‘özne çocuk’
anlayışına geçişte bu üç öznenin çocuk hakları felsefesini
benimsemesi ön koşuldur.
Polat : Kime
sorsanız en çok çocuğunu seviyor. Çocuğu vazgeçilmez onun için,
onun için herşeyi yapar. Ama çocuğu o kadar vazgeçilmez ki ona
bütün yaşamı boyunca sadece kendi düşüncelerini uygulaması ve hep
kendi izinde gitmesi gereken biri olarak bakıyor. Halbuki çocuk
tek başına bir birey. Türkiye’de ‘çocuğun değeri’ dediğimiz
zaman biraz ortada kalıyoruz. Çocuk kendi başına birey mi yoksa
çocuğun değeri onunla ne kadar bütünleşirsek o kadar mı artıyor?
Şirin : Tabii
ki çocukla bütünleşirsek, hem değeri artar hem de değerli olduğunu
hissettiririz ona. Çocuğun değer oluşunda paternalist anlayışı
terketmemiz gerekiyor. Çocuğun ne olması gerektiğine
annenin-babanın karar vermesi anlayışı ‘nesne çocuk’ anlayışına
dayanıyor. Bu anlayış niçin değişmeli? Çocuğun kendisini
gerçekleştirme noktasında yalnızca annenin ve babanın birlikte
karar vermesi, çocuğu nesne kabul etmek demek. Çocuk hakkında
anne-babanın-yetişkinin karar vermesi, çocuk üzerinden
hesaplaşmayı sürdürmektir. Çocuğun hayata iyi bir başlangıç
yapabilmesi, gelişimini sağlayacak nitelikli bir eğitim alması ve
varolan potansiyelini gerçekleştirmesi süreçlerinde birey olduğu
unutulur ve görüşü alınmazsa değerli olduğunun farkına varamaz.
Bunun için annenin ve babanın çocuğun ne olmasına karar vermesi
anlayışından uzaklaşacağız. Çocuğun gelişme ve büyüme çağlarında
ona gerekli olan haklarını ve onun için gerekli olan çocuk hakları
bilgisini ona öğreteceğiz. Bu yetmez, çocuğa kendi ayakları
üzerinde durmasını da öğreteceğiz, kendi geleceğine yürüyüşünün
özgür yolunu da açacağız. Yetişkinlerin bu alandaki en temel
problemlerinden biri, çocuğun haklarını bilmedikleri gibi ne bu
hakları öğrenmeye ne de çocuklarına öğretmeye istekli olmalarıdır.
Bu yüzden, bir türlü çocukların hakları olduğunu kabullenemiyoruz.
Çocuğun hakları olduğunu kabul etmek ise değerli olduğunu da kabul
etmek demektir.
Polat : Yani
bırakalım çocuk nasıl yapıyorsa yapsın mı demek istiyorsunuz?
Şirin : Çocuğun
hakları olduğunu kabul etmekle, yetişkinin çocuğun haklarını
sınırlandırması aynı şey değil. Birincisi, öncelikle çocuğun
haklarını annenin babanın bilmesi gerektiğine vurgu yapıyorum.
İkincisi; çocuk haklarını kendisi öğrenmiş olacak. Eğer siz anne
baba olarak, yetişkin olarak çocuğun haklarını bilmiyorsanız o
zaman çocuğunuzu zaten çocuk hakları bilinci açısından
eğitemiyorsunuz demektir. Okul ortamında buna hazırlıklı
değilsiniz demektir. En azından çocuğun gelişme öncelikli yararı
ve görüşünün alınması haklarına yönelik bir yaklaşımınız yok
demektir. O halde, bizim yapacağımız en önemli iş çocuğa haklarını
öğretmeden önce bu hakların ne anlama geldiğini bilmek, çocuğun
bunları bilmesine olanak sağlamak ve aynı zamanda birlikte bu
yolculuğu nasıl gerçekleştireceğimizi öğrenmektir. Yalnızca birey
olarak değil, aynı zamanda bütün toplumda bu akışın sağlanmasına
da yönelmek çok önemli. Çünkü, çocuk hakları bilgisi dediğiniz
alan, çoğunlukla, “sadece çocuklar haklarını bilecek”
biçiminde anlaşılıyor. Bence, çocuğun haklarını önce yetişkinler
bilecek ve öğrenecek. Anne baba bilecek, büyük anneler, büyük
babalar bilecek. Çünkü, çocuk hakları bilinci, çocuk hakları
kültürünün yaygınlaşması ve davranışa dönüşmesi için önce
yetişkinin çocuk haklarını bilmesini gerektirir.
Polat : Çocuk
hakları dediğimiz kavram, temelde dört ana prensibe oturuyor.
Çocuğun korunması, çocuğun yaşatılması, çocuğun geliştirilmesi ve
çocuğun katılımının sağlanması. Bu dört prensip üzerinden yola
çıkarak çocuk haklarından bahsediyoruz. Peki çocuk haklarından
bahsediyoruz ama bunun bir çerçevesi var mı? Yani üzerinde
uzlaşılmış bir metin - sözleşme var mı? Bu Çocuk Haklarına Dair
Sözleşme’de Türkiye nerede?
Şirin : 20
Kasım 1989’da bütün Dünya’da hem de çok etkin bir katılımla Çocuk
Haklarına Dair Sözleşme imzalandı. Bu sözleşme aslında Dünya
çocuklarının en geniş çerçeveli Anayasası olarak kabul edilebilir.
Bu, çocuğun özneleşmesi süreci açısından bir anlamda çocuk
hakları paradigmasını temellendiren ve bu yönüyle de çok geniş bir
katılımla kabul edilen bir sözleşmedir. Bu sözleşme bile tek
başına çocuk yüzlü bir devrimdir. Sözleşmeden sonra Eylül 1990’da
çocukların yaşatılması, geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin
eylem planı hazırlandı. Bu Sözleşme’nin, sözünü ettiğiniz gibi
yaşama, gelişme, korunma ve çocuğun katılımı hakkı yani görüşünün
alınması haklarının yanında başka iki ilkesi daha var. Biri
çocuğun öncelikli yüksek yararı, diğeri çocuğa karşı her türlü
ayrımcılığın önlenmesi. Bu temel kritelerle ilkeleri birlikte
düşündüğümüz zaman her şeyden önce doğan her çocuğun mutlu bir
çocukluk yaşamasına yönelik bir yol haritası çiziyor bu Çocuk
Anayasası. 20 Kasım 1989’a kadar sözleşmenin çocuğa bütünlüklü
yaklaşımı olmamıştı. Dünya’da ‘1959’a kadar bir anlamda
çocukların yaşatılması, sağlıkları, eğitimleri ve korunmalarına
yönelik vurgu yapan Çocuk Hakları Beyannamesi, 1924’teki dört
maddelik ve daha çok çocukların korunmasını hatırlatan Cenevre
Sözleşmesi’nde sınırlı yaklaşım vardı. Bu nedenle bu sözleşme ile,
20 Kasım 1989 tarihinden itibaren bütün Dünya’da bir çocuk miladı
gerçekleşmiş oldu. Sözleşme, Taraf Devletler’in çocuğa karşı
sorumlu olduğunu ilan etti. Buna göre, çocukların güven içerisinde
yaşamalarına yönelik yaklaşımı her Taraf Devlet en öncelikli ödev
olarak yerine getirecekti. 20 Kasım’dan bu yana Taraf Devletlerce
bütün Dünya’ya verilen sözün ne oranda gerçekleşip gerçekleşmediği
de ortada. Ben bu noktada üç soru sormak istiyorum: Birincisi
“Dünya’da çocuk hakları kültürü gerçekten yaygınlaştı mı?”,
“Gerçekten yetişkinler çocuklarının haklarının ne olduğunu biliyor
mu?”, “Gerçekten çocuklar haklarını biliyor mu?”. Bu üç soruya
bağlı olarak ana sorum da şu: “Taraf Devletler Çocuk Hakları
Sözleşmesi’ne atıfta bulunarak imzalanmış sözleşmelere ne oranda
uyuyorlar?”. Üç soruya ve bağlı olarak ana soruya ilişkin Dünya
çocuk hakları karnesinin zayıf olduğunu, Dünya’nın henüz çocuk
hakları alanında sınıfını geçemediğini söylemek isterim.
Polat : Bu
açıdan konuya üç ayrı aşamada bakmak gerekli. Devlet’e bakalım;
konuyla ilgili neler yapıyor; sonrasında topluma bir bakalım ve
son olarak bir de çocuklar açısından değerlendirme yapalım. Önce
Devlet’ten başlayalım. Sizce Devlet çocuk haklarına nasıl bakıyor,
bu konuda neler yapıyor?
Şirin : Sözleşme,
20 Kasım 1989’da imzalanmış, Türkiye’de altı yıla yakın bir süre
geçtikten sonra 27 Ocak 1995’te Resmi Gazete’de yayınlanarak
yürürlüğe girmiş. Bu kabul, sözleşmenin iç hukuk kuralı haline
gelmesi anlamına da geliyor. Türkiye’de çocuk hakları hareketi
bakımından 1989’la birlikte özellikle Sosyal Hizmetler ve Çocuk
Esirgeme Kurumu’nun yapmış olduğu koordinasyon çalışmalarıyla
çocuk hakları alanında önemli tanıtım çalışmalarının yapıldığı
söylenebilir. Devlet’in bu geçen süre içerisinde en temel eksiği,
çocuk hakları derslerini örgün eğitim kurumlarında yani okulda
gerçekleştirememiş olmasıdır. Aynı şekilde yaygın eğitime yönelik
olarak da çocuk hakları kültürü alanında, özellikle toplumsal
değer üretimi yönünde bir çalışma gerçekleştirilememiştir. Çocuk
hakları alanında üniversitelerin katkısı da çok sınırlı olmuştur.
Sınırlı da olsa risk altındaki çocuklarla ilgili çalışmalardan
sözedilebilir. Son on beş yıl içinde çocuk gündemleri
oluşturulurken, özellikle çocuk sorunları ve çocuk hakları
ödevlerimizin üzerleri ekonomik ve toplumsal sorunlarla
örtülmüştür. Bu nedenle gerçek anlamda ülke ölçekli çocuk
haklarının gündeminin oluşturulamadığını düşünüyorum.
Polat : Toplum
açısından çocuk hakları ne aşamada, biraz onu tartışalım; çünkü
olayın özü burada yatıyor. Sonuç itibarıyla toplum, çocuk
haklarını benimsemezse maalesef o toplumu paylaşan çocuklar
haklarından faydalanamazlar. Bu gün yasaların mevcudiyetine rağmen
hâlâ kız çocuklar temel eğitimden faydalandırılmıyorlar, hâlâ
çocuklar küçük yaşta evlendiriliyorlar. Ülkemizde namus
cinayetleri işleniyor. Bunları gözardı edemeyiz. Devlet, yasaları
yapmalı ve uygulamaya koymalıdır ama toplum bunları
içselleştirmezse, benimsemezse sadece cezaevleri nüfusu artar,
başka da birşey olmaz.
Şirin : Türkiye’de
sosyal göstergeleri ve kültürel göstergeleri yüksek olan
yetişkinlerin çocuk hakları ödevine yöneldiklerini biliyoruz. Bu
grup, çocuk haklarını kültür olarak ve yaşama biçimi olarak
algılıyorlar. Ancak, bunun yanında toplumun çok büyük bir nüfus
oranını teşkil eden öyle bir küme varki çocuk haklarına yönelik
hiç bir bilgileri yok. Oysa çocuk hakları birinci, ikinci, üçüncü
kuşak haklar kültürüne dayanıyor. Bu hakların varolması, demokrasi
kültürü içerisinde temel altyapı olarak eğitim gerektiriyor.
Hayata felsefi bir bakış boyutu gerektiriyor. Çocuğun ihmali ve
istismarı konusunda veya neyin ihmal neyin istismar olduğu
konusunda bilgi gerektiriyor. Dikkat gerektiriyor. Bu yönüyle
toplumun büyük kesiminde insan hakları bağlamında çocuk merkezli
haklar diyebileceğimiz haklar henüz farkedilmiş değil. Çocuğa
tamamen geleneksel yaklaşımlarla bakılıyor. Türk toplumunda çocuk,
hâlâ ekonomik değer olarak algılanıyor. Buradan Çiğdem Kâğıtçıbaşı
Hocamız’a da bir selâm gönderelim. 1979’da yayınlamış olduğu
“çocuğun değeri!” araştırması şöyle özetlenebilir: Türk
toplumunda doğurganlık oranının yüksek olmasının temel nedeni
çocuğun ekonomik değer olarak algılanmasıdır. Aynı araştırmanın
yirmi yıl sonra benzer bir sonuç verdiğini de biliyoruz. Bu gün
aynı konuda yeni bir araştırma yapılsa belki oranda küçük bir
değişme olabilir ama mahiyetinin değişmeyeceği kanaatini
taşıyorum. Geleneksel kültür kalıpları içerisinde çocuğa yönelik
yaklaşımda ayıklamamız gereken alışkanlıklarımız, geleneklerimiz,
törelerimiz var. Çocukları ölesiye severiz ama sevgi ve acımak
önce kendimizin büyük olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Oysa
çocuğa sadece acımayla yaklaşamayız. Çocuğa sadece bizim
ihtiyaçlarımızı karşılayan bir makina olarak da bakamayız. Doğan
her çocuğa, doğduğu andan itibaren değil doğmadan yaklaşmayı, bir
anlamda ona kendimizi hazırlamayı bir kültür ve davranış biçimine
dönüştürmedikçe, toplum olarak çocuğu biricik özne durumuna
getiremeyiz. Bu eksiğimizi gidermek için, çocuk haklarını yaygın
eğitimin gündemine alarak ülke ölçekli, etkin, katılıma açık,
sürdürülebilir eylem planını hazırlamak ve uygulamak gerekir.
Polat : Bu
aşamada toplumda zayıf bir bilinç noktasındayız ama bu bilinci
geliştirmek ve yaygınlaştırmak için de belli mekanizmalara ihtiyaç
var. Bunların tabii en başında gelen ve en temeli olan sivil
toplum kuruluşları. Sivil toplum kuruluşlarının çocuk konusundaki
durumları nedir? Konuyla ilgili neler yapıyorlar? Çocukla ilgili
çalışan sivil toplum kuruluşları yetkin ve etkinler mi?
Şirin : Özellikle
çocuk hakları konusunda Türkiye’de sivil toplum kuruluşlarının
olgunluk çıtalarının çok düşük olduğu kanaatini taşıyorum.
Polat : Bu
tespitinize maalesef ben de katılıyorum. Çok değerli çalışmalar ve
faaliyetler var ancak yeterli olmadıkları aşikar.
Şirin : Birkaç
yıl önce birlikte Türkiye Çocuk Hakları Koalisyonu’nu kurarken,
bunu farketmiştik. Oğuz Polat, Mustafa Ruhi Şirin gibi bireylerle
veya çok iyi niyetlerle yola çıkmış olan bir kaç sivil toplum
kuruluşuyla çocuk hakları çerçevesinde bu büyük ve kuşatıcı
toplumsal sorunumuzu halletmek mümkün değil. Çocuk hakları
alanında uzmanlaşmış sivil toplum kuruluşu sayısı bir elin parmak
sayısı kadar bile değil. Çocuk hakları eğitimini gerçek anlamda
projelendirmiş, uygulamaya hazır sivil toplum kuruluşumuz da yok.
Türkiye’de sivil toplum kuruluşları, çocukların üzerinden topluma
mesaj verme anlayışını benimsemiş görünüyor. Aksine, sivil toplum
kuruluşlarının, çocuk hakları kültürünün yaygınlaştırılmasında
öncü olması gerekirken, maalesef bu alanı kullanıyor ve
tüketiyorlar. Sivil toplum kuruluşları bir anlamda taleplerini
başkalarından beklemek yerine bunları bizzat gerçekleştirme
noktasına gelmedikçe ne etkin olabilir ne de güven verebilirler.
Eğer sivil toplum kuruluşları, çocuk hakları ve özellikle de risk
altındaki çocuk gruplarına yönelik çocuk ödevine yöneliyorsa,
öncelikle konuyu iyi bilmeli; uzmanlaşmış olmalı, ve asla bu alan
üzerinden ticaret ve politika yapmamalıdır.
Polat : Bunların
yanısıra süreklilikte çok önemli. Başlanan bir işin
sonuçlandırılması önemlidir ancak, toplumda sorunla ilgili mesafe
kaydedilebilmesi için sürekliliğin sağlanması gereklidir.
Şirin : Sürdürülebilirlik
olmadan hiç bir proje etkin değer üretemez. Habitat II’den beri
Dünya'da katılım ve sürdürülebilir olma çabaları öne geçmişti. Bu
gün Türkiye ölçeğinde çocuk hakları ödevinde kaç sivil toplum
kuruluşunun sürdürülebilir projesini hatırlıyoruz? 1989’dan bu
yana kurucusu olduğunuz Çocuğu İstismardan Koruma ve
Rehabilitasyon Derneği (ÇİKORED) çocuk ihmalini ve istismarını
çalıştı. Projeler geliştirdi, eğitim çalışması yaptı. Bence bu
başarıda bilmek kadar bilinç de belirleyici olmuştur. Çocuk
hakları alanında çalışacak olan kuruluşların hizmet öncelikli mi,
eğitim öncelikli mi araştırma öncelikli mi çalışıp çalışmadıkları
da önemlidir. Türkiye’de bilinçli, duyarlı, donanımlı, topluma
ayna tutabilecek, toplumun dönüşümünü sağlayacak uzman sivil
toplum kuruluşlarına ihtiyacımız var. Bu sivil toplum kuruluşları
gerçek anlamda yol haritasını da çizecek olan kuruluşlar
olmalıdır. Çocuk hakları ödevinde ülke ölçekli ve pilot
çalışmalarda hükümet kuruluşları, üniversiteler, yerel yönetimler
ve uzman sivil toplum kuruluşlarının gönüllü çocuk ortaklığı
felsefesinin de yaygınlaşmasına da öncülük etmemiz gerekir.
Polat : Maalesef,
toplumla kaynaşma ve birlik bütünlük içerisinde çalışma oluşmuyor.
Yapılan çalışmalar toplumla gerektiği gibi paylaşılamıyor.
Genellikle kısa bir süre konu alevleniyor, o anda kişiler
duygularıyla hareket edip reaksiyon gösteriyorlar. Birşeyler
yapılıyor, ondan sonra da kenara çekiliniyor. Halbuki profesyonel
bir disiplin çerçevesinde gerçekleştirilen gönüllülük esastır.
İnsanlarımız bunu yapamıyorlar. Tabii sivil toplum kavramının
‘okul aile birliği’ kavramı ile karıştırılıyor olması da
sözkonusu. Bu gün Türkiye’de hâlâ sivil toplum kuruluşlarının
eğitimleri gerçekleştiriliyor. Sivil toplum, sivil toplum olmanın
gerekleri nelerdir henüz bunları öğrenme aşamasında.
Yapılanmalarının ve ayakta kalabilmenin zorluklarını yaşıyorlar.
Kendilerine yetme çabaları içerisinde gerçekleştirilen çocukla
ilgili çalışmaları etkin olarak toplumla ve Devlet’le paylaşmaları
birtürlü başarılamıyor. Böylece toplumdan destek bulmaları mümkün
olmuyor.
Şirin : Çok
doğru.
Polat : Habitat
II, her ne kadar belli bir aşamaya gelmemizi teşvik ettiyse de
sivil toplum kuruluşu deyince akla gelen “ben giderim çocuklara
yardım ederim, giydiririm, yemek yediririm, onlarla sinemaya
giderim” anlayışı hâlâ hüküm sürmekte. Oysa ki başka bir boyut
daha var. Eğer sivil toplum kuruluşu bu konularda çalışırken
Devlet’e model oluşturacaksa, yol açacaksa, o konuda politikalar
oluşturulurken veri tabanı sağlayacaksa, o zaman başka
uzmanlıklara da ihtiyaç var. Sivil toplumun üniversitelerle
işbirliğine ihtiyacı var, yerel yönetimlere ihtiyacı var. Ancak,
bakıyorsunuz ki Türkiye’de sadece tek bir Çocuk Hakları Merkezi
var. Hacettepe’deki bu merkez bile çok aktif olamıyor, olanakları
çok kısıtlı. İkincisini Bilgi Üniversitesi kurmaya çalışıyor. İki
yıldır hâlâ
kuramadı. Türkiye’de şu andaki üniversite sayısına orantıladığınız
zaman denizde damla gibi bir durum sözkonusudur. Ve yeni girişim
de yok. Halbuki başka konulara baktığınız zaman konuyla ilgili
çalışan merkez sayısı çok fazla. Toplumda çocuk haklarına karşı
duyarlılık oluşturulması için bu merkezlerin sayısının artması
gereklidir.
Şirin : Çocuk
haklarının ülke ölçekli çocuk ödevine dönüşmesi için gönüllü çocuk
ortaklığının yani bütün bireylerin katılımına açık örgün ve yaygın
eğitim projeleri de hazırlamalıyız.
Polat : Gönüllü
çocuk ortaklığı deyimini çok seviyorum. Katılım gereklidir,
dolayısıyla katılım teşvik edilmelidir diye düşünüyorum.
Şirin : 2001’de
Unicef’in öncülüğünde Dünya’da başlatılan “Çocuklar İçin Evet
Deyin” kampanyasını Türkiye adına Türkiye Çocuk Hakları
Koalisyonu olarak sürdürmüştük. Siz, Koalisyonun Dönem
Başkanıydınız; ben de sözcülüğünü üstlenmiştim. Unicef,
“Çocuklar İçin Evet Deyin” etkinliğini çok iyi tasarlanmış bir
stratejiyle başlatmıştı. Çocuk haklarını ev etkinliğiyle merkeze
almayı önermişti bütün Dünya’ya. Aslında katılım süreçleri
noktasında çocuk haklarını, çocuk hakları kültürünü, eğitimini,
öğretimini ev etkinliği olarak başlatan bir Türkiye olamadık.
Dünya’da da etkinliğin içinin doldurulamadığı kanaatindeyim.
Türkiye’nin aileden başlayarak çıkacağı çocuk hakları yolculuğunun
çok anlamlı olduğunu düşünüyorum. Ancak böyle bir Türkiye kendini
geçekleştirebilen bir Türkiye olabilir. Böyle bir Türkiye’de sivil
toplum, gerçek anlamda bir katılımla gönüllü çocuk ortaklığı
ilişkisini kurabilir. Mahalle ölçekli küçük kozalardan yola
çıkarılması düşünülebilir. Ancak biz risk altındaki çocuklar
üzerine edebiyat yaparak, sadece risk altındaki çocukları konuşan
veya bir mermer üzerinde ölüveren sokak çocuğunu-sevgili Yusuf
Ahmet Kulca’yı da burada anmış olalım- konuşarak günlerimizi
geçiremeyiz. Bu nedenle mümkün olduğunca önce çocuk hakları
konusunda biz; yetişkinleri kastediyorum, kendimizi
gerçekleştirmeliyiz. Sonra, çocuklarımıza ulaşmalıyız ve aile
etkinliğini okula taşımalıyız. Okulla birlikte yaygın eğitimle
bütün Türkiye’yi dönüşüm projesine hazırlamalıyız.
Polat : Katılıyorum,
bunlar gerçekten çok doğru noktalar. Herhalde Türkiye’nin
hastalığı herşeye çok büyük başlamak. Halbuki her konuda olduğu
gibi çocuk konusunda da küçükten başlayarak büyüyebilirsek amaca
ulaşacağız. Çocuklarımızın haklarından bahsederken birazda ‘risk
altındaki çocuklar’, ‘özel korunma tedbirlerine muhtaç
çocuklar’ konusuna girmek istiyorum. Evdeki çocuklarımızın
haklarının tanınması önemli tabii ama evde olamayan çocuklarımız;
suça itilen çocuklarımız, afete maruz kalan çocuklarımız,
savaştaki çocuklarımız, ...
Şirin : Mülteci
çocuklar, cinsel tacize uğramış çocuklarımız, medyanın istismarına
uğramış çocuklarımız, …
Polat : Ve
fuhuşa itilen, porno kurbanı çocuklarımız… Türkiye’nin çok ilginç
bir durumu var. “Böyle bir sorunumuz var mı?” diye sorsa birisi,
cevap “evet var” olacaktır. Ancak sorunun ölçeği nedir bilmiyoruz.
Her geçen gün artarak fuhuş gündeme geliyor. Porno video ve
CD’lerin satışlarının yapıldığı yerler biliniyor. Herkes bunları
nereden temin edebileceğini biliyor. Sektör giderek büyüyor. Bir
toplantıda “Türkiye’de çocuk pornosu sorunu var mı, çocuk
fuhuşu var mı?” diye tartıştık. Herkes “evet var”
diyordu ancak kimse sorunun hacmini bilemiyordu. Böyle bir
araştırma yok, veri yok. Veri olması gerekir, çünkü sorunun çözümü
için bir strateji oluşturmalıyız. Fuhuşa itilen çocuklarımızın,
çocuk pornosunun yanısıra bir kaç kelimeyle muhakkak Türkiye’de
SOS veren uyuşturucu probleminden de bahsetmek gereklidir.
Bunların hepsi içiçe, çünkü bu sorunlarda kara para ana etken.
Şimdi bunlara gelmeden önce risk altındaki çocuklarla ilgili
Türkiye’nin durumu nedir?
Şirin : Bu
başlıkları biraz daha arttırabiliriz. Onsekize yakın başlık var;
çalışan çocuklar, sokak çocukları. Özellikle Türkiye genelinde
unuttuğumuz ve çok fazla farkında olmadığımız kırsal alanda
yaşayıp ekonomik olarak istismar edilen çocuklar var ki bunlar
çocuk nüfusu açısından büyük bir oran teşkil ediyor. Bu konuda
genel anlamda sorunun yalnızca ekonomik olduğunu düşünmüyorum.
Çocuk hakları konusu kültürel bir alan. O bakımdan çocuklar
yalnızca ailelerinin sosyal göstergeleri zayıf olduğu için
çalışmıyorlar. Aynı zamanda bu bir zihniyet sorunu. Türkiye’de
hakim olan bu zihniyet Dünya’nın beş kıtasına da hakim durumda.
Oysa biliyoruz ki yılda 1.364.000 civarında bebek doğuyor ve şu
anda doğurganlık oranımız 2.6.
Polat : Bu
oran da düşmüş haliyledir. Yakın zamana kadar doğurganlık oranı
çok daha yüksek seyretmekteydi.
Şirin : Hacettepe
Üniversitesi Nüfus Etütleri’nin yaptığı son araştırma rakamı bu.
Polat : Burada
araya girip biraz şeytanın avukatlığını yapayım. Başbakanımız
(Recep Tayyip Erdoğan) “çocuk yapın yapabildiğiniz kadar”
dedi bir konuşmasında. Umarım yakında bu görüşlerini
değiştirecektir. Türkiye’nin en büyük sorunu nüfusun kontrol
altına alınamaması yani sürekli artmasıdır. Umarım, Başbakanımız
bu görüşünü değiştirecek ve tam tersi olan doğru görüşlerini
toplumla paylaşacaktır. Doğu’da ailelerde yedi çocuk, on çocuk,
oniki çocuk normal kabul edilmektedir. Nüfus artışının hızını
kesemezsek ne yapsak, ne konuşsak hiç bir faydası olmayacaktır,
sorun çözülemeyecektir.
Şirin : Türkiye’nin
hane halkı ortalaması 4.2 olarak görünüyor. Buna karşılık bölgeler
arası hane halkı ortalaması Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde 7.7;
Trakya bölgesinde 3.2, Ege bölgesinde 3.7; Karadeniz bölgesinde
ise bu oran biraz daha yüksek olarak 6.4 görünüyor. Bölgelere göre
hane halkına düşen çocuk sayıları ortalamaları bu kadar yüksekken,
doğan her çocuğun Dünya’ya güzel bakmasına yönelik bir ülke
hazırlayabildik mi? Politika yapıcıların önce bunu cevaplandırması
gerekir. Ondan sonra çocuk veya nüfus üzerine politika yapalım.
Dünya’nın hiç bir yerinde nüfusun artışı veya çok çocuk, az çocuk
üzerine politikanın bu şekilde yapılmaması gerekir. Ailede tek bir
çocuk olsa veya yedi çocuk olsa anne baba bir ayrım yapıyor mu?
Yapmıyor. Bu bir kültürdür ve bu kültürü kolay öğretemiyorsunuz.
Dünya’nın hangi yerinde, ne görevinde olursa olsun insanlara bunu
öğretemiyorsunuz. Risk altındaki çocuklar konusunda ise ülke
ölçekli bir kaç çalışma yapıldı. Çalışmaların ışığında şu ana
kadar 6.325.000 civarında çocuğun çalışma hayatıyla içiçe olduğu
açıklandı. Türkiye genelinde nüfusun %42’si işsiz. Gizli işsizler
dışında, tekil anlamda nüfusun %8,5’i tam işsiz. Sosyal güvenceden
yoksun olan %42’yi ele aldığımızda bu nüfusun %19’u yoksullukla
içiçe, %14’ünün ise yoksulluk sınırının altında yaşadığı
gerçeğiyle yüzyüze geliyoruz. Bu durumda toplam nüfusun
(69.386.000) yarısından çoğu işsiz ve sosyal güvenceden yoksunsa,
bu nüfus grubunun çocuklarını da risk altında kabul etmek
durumundayız. Ülke ne yapıyor buna karşılık? Ülkenin kandırmaca
oynadığını söylemek istiyorum. Ekonomik
büyümeyle ilgili rakam açıklandı: 5.7. Bir ülkenin
ekonomisinin 5.7 oranında büyümesi demek, bu büyümeden yoksullara
önemli oranda sosyal payın düşmesi gerekirdi. Türkiye’de bu
ekonomik büyümenin risk altındaki gruplara sosyal değer üretimine
dönüşmediği ortada. S on beş yılda sosyal hizmete muhtaç olan
çocuk oranında da yükselme olmuştur. Bölgeler arası ekonomik
gelişme oranındaki farklılaşma nedeniyle bu çocukların eğitim
sorununa bu olumsuzluğun nasıl yansıdığını da göstergelere dayalı
olarak bilmiyoruz. Burada sevgili kızlarımızı unuttuk. Bu ülkede
okul çağı kız çocuklarımızın %29’u okul dışında, okuma yazma
bilmiyorlar. Bu çocuklar risk altında değil mi?
Polat : Asıl
risk altında olanlar onlar zaten. Düşünün eğitime katılmayan kız
çocukları büyüyorlar ve anne oluyorlar. Okuma yazma bilmeyen
annenin çocukları da nasıl yönleniyor, topluma nasıl katılıyor, bu
da diğer bir büyük sorun. Eğer Türkiye’nin çıkışını
yakalayacaksak, kız çocukların eğitimini çözmeliyiz. Esas problem
burada.
Şirin : Bunu
biraz daha genelleştirmek istiyorum. Türkiye’de kadın öncelikli
özgürleşme ve sosyal değer üretimi gerçekleşmedikçe; Türkiye’nin
kendini gerçekleştirmesi ertelenecektir. Kadının çocuk hakları
açısından dönüştürücü gücünü de dikkate alarak kız çocuklarını
merkeze alan; ilgi odağı yapan, yeni bir paradigmaya - dönüşüm
projesine - ihtiyacımız var. Bu dönüşümü başaran Türkiye, diğer on
sekiz başlık altında sıralanan çocuk sorunlarını aşabilir;
aşabilme noktasına gelebilir. Burada genel anlayışlarla çelişen
aykırı bir görüşümü de belirtmek istiyorum: Bu ülkede kadına
kendini gerçekleştirme olanağı tanımayan erkek egemen zihniyetin
hakimiyeti sürüyor. Bunun kadar önem verdiğim ikinci tespitim şu:
Bu ülkede, haklarını bilen çocukların yetişmesini istemeyen
yetişkin zihniyeti hâlâ hakimiyetini sürdürüyor.
Polat : Yüzyıllardır
bir teba olarak yaşamış toplumda birey olmaya geçiş epey
problemlerin ve sıkıntıların yaşandığı bir sorun. Birey olabilmek
bambaşka bir şey. Birey olabilmenin birinci koşulu haklarını
arayabilen kişi olmaktır. Haklarını arayabilmenin birinci koşulu
nedir? Kendi varlığını kabullenmek ve kendi değerini bilmektir. Bu
koşul gerçekleşmemişse birey olmuyor. Birey olmazsa yönetim çok
daha rahat hareket edebiliyor; çünkü ortada haklarını talep eden
olmuyor, her yapılan sessizce kabulleniliyor. Böyle bir sorunumuz
var.
Şirin : Çok
kolay yönetildiğimiz konusunda benzer düşünceleri paylaşıyoruz.
Evet’çiyiz. Ama ben “hayır” diyebilen bir Türkiye
istiyorum. “Hayır” diyebilen bir çocukluk istiyorum. Soru
soran bir çocukluk istiyorum. Eleştirebilen, eleştirel aklını
kullanabilen bir çocukluk istiyorum. Ve herşeyden önce yalnızca
kendi için yaşayan değil aynı zamanda sosyal duygu yüklü bir
çocukluk istiyorum. Ülkemizin önce bu yolculuğa çıkabilmesinde
diğer en temel engel, ülkenin henüz çocukların Cumhuriyeti
olamamış olmasıdır. Evet, bu ülke çocukların Cumhuriyeti
olamamıştır. Niçin çocuk cumhuriyeti olamadığımıza çocuk hakları
fotoğrafımıza bakarak cevap verelim: Haklarını bilen çocuklar bu
fotoğrafta ne kadardır? %3’ü, %4’ü geçmez. Bu fotoğraf Türkiye’ye
hiç yakışmıyor.
Polat : Çocukların
kendilerini ifade edebilmesi gerekli. Çocuklar herkesin aynı
olmadığı, farklı olduğu bir yaşamı hakediyorlar. Burada hiç
unutmadığım bir olgudan bahsetmek istiyorum. Çocuk, yurtdışından
Türkiye’ye gelmiş, okula başlamış. Bir hafta sonra ağlayarak
“ben bu okulda okumayacağım” demiş annesine-babasına.
“Niye” diye sorulduğunda, çocuk; “Bir resim çizmemi ve
boyamamı istediler. Öğretmen maviyle boyuyacaksın dedi halbuki ben
pembeyle boyamak istiyordum. Pembenin nasıl duracağını çok merak
ediyordum ve öğretmen bana çok kızdı bağırdı. Ben böyle bir okul
istemiyorum.” diye problemini anlatmış. Bu gerçekten altı
çizilerek verilecek, çok şey ifade eden bir örnek. Bizim eğitim
sistemimizi de anlatıyor. Bütün bu çizdiğimiz tablodan sonra çocuk
hakları için acil bir durum içerisinde olduğumuzu görüyorum.
Şirin : Çocuk
hakları her zaman acil bir sorundu Türkiye’de.
Polat : Hep
acildi zaten ve acildeyiz. Acil eylem plânımız vardı. Ana
başlıklarıyla bunları sizden alalım.
Şirin : Çocuk
Vakfı, 20 Kasım 1999’da Çocuk Hakları Okulu’yla başlayan süreçte,
eğitim ve öğretim çalışmaları içerisinde öncelikli yapılacak
çalışmaları düşündük. Sizlerle ve çocuk hakları uzmanlarıyla
yaptığımız görüşmeler sonucunda Çocuk Acil Eylem Planı’nı
hazırladık. Plân, on maddeden oluşuyor ve her çocuğun hayata iyi
bir başlangıç yapabilmesini teminat altına alan bir anayasa
maddesi de öngörüyor. Bu öngörü şu cümleden oluşuyor: Çocuk,
toplumun güvencesi ve geleceğidir; Devlet, çocukların hayata iyi
bir başlangıç yapabilmelerini sağlamakla yükümlüdür. Plânın diğer
açılımlarını da kısaca şöyle özetleyebiliriz: Doğan her çocuğun
yaşama, hayatta kalma, korunma, maddi ve manevi gelişimi Devlet
tarafından sağlanır. Çocuğun medeni, sosyal, kültürel ve ekonomik
imkanlardan eşit ve ayrımcılık gözetmeden yararlanması için bütün
engellerin kaldırılması Devlet’in görevidir. Devlet, yapacağı
düzenlemelerle çocuğun görüşünün alınmasını ve çocuğun yüksek
yararının hayata geçirilmesini kabul eder. Haklarını bilen
kuşakların yetiştirilmesi Devlet’in güvencesi altındadır. Bu
taslak önerimiz şu anda Mecliste. Umarım Anayasa değişiklikleri
sırasında gündeme alınır ve bir anlamda Türkiye’de çocuğun
özneleşme süreci, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin kabulünden
sonra Anayasa çerçevesi içine alınmış olur. Çocuk haklarına
yönelik 27 Ocak 1995 tarihinden bu yana 17, 29 ve 30. maddelerdeki
ana dil ve yayına ilişkin yasakların zimnen kalktığı da ortada.
Çocuk Hakları Acil Eylem Plânı’mızda bu da var. Plan, çocuk ve
yetişkinlere yönelik ülke ölçekli çocuk hakları eğitim ve öğretim
projesinin acilen başlatılması görevini Milli Eğitim
Bakanlığı’ndan talep ediyor. İnsan hakları temelinde; birincil
kuşak haklar medeni ve siyasi haklar, ikinci kuşak haklar
ekonomik, kültürel ve sosyal haklar ile üçüncü kuşak haklar
dayanışma hakları çocuk hakları öğretiminde esas alınması için
Türkiye’yi gönüllü çocuk hakları ortaklığına hazırlamalıyız. Çocuk
haklarını davranış kültürüne dönüştürecek ülke ölçekli eğitimi
programını başlatarak yeni bir başlangıç yapabiliriz. Bu yönde
adımların atılmasını çok istiyoruz. Hatırlarsanız, sizin de uzmanı
olduğunuz alanda bir şeyler düşünmüştük. Çocuk ihmali ve
istismarına, ekonomik, cinsel ve duygusal istismara maruz kalan
çocuklar ve risk altındaki bütün çocukların korunması amacıyla her
yerleşim bölgesi için eğitim ve danışmanlık merkezlerinin
kurulmasını önermiştik. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin
uygulanabilmesine yönelik olarak özellikle otuziki kanunda
değişikliğin yapılması da hâlâ gündemde yok.
Polat : Burada
hemen şunu eklemek gerekiyor. Bu Çocuk Hakları Acil Eylem Planı
gösteriyor ki kanunlar değişmedikçe, toplumun görüşü ve toplumun
bilinci oluşmadıkça ve çocukların katılımı olmadıkça çocuk
haklarıyla ilgili yol alabilmemiz ancak kısa ve sürekli olmayan
minicik alevler halinde atılımlar şeklinde mümkün olacaktır. Yine
bir örnek vermek istiyorum: 1950’li yıllarda İsveç’te eğitimde
palaskayla dayak mevcut. Resmi yönetmelikte yazdığı üzere belli
bir sebep için bir palaska, diğer bir sebep için iki palaska
vurmak gibi. Çok kötü dayak yiyen çocukların ardından anneler
ayaklanıyor ve üç hafta üstüste en büyük meydanlarında toplantılar
yapılıyor. Toplumun soruna sahip çıkmasıyla bugün gelinen nokta
ise; İsveç’te sokakta bir anne çocuğunu döverken görürseniz ve
bunu en yakın karakola ihpar etmezseniz üç hafta hapis cezası
alıyorsunuz. Yani eğitimde dayaktan bu bilince gelinmiş. Demek ki
yurttaş hareketine ihtiyacımız var. Bu düşünceden hareketle
yaklaşık üç aydan beri ‘Çocuk Hakları İçin Yurttaş Hareketi’
ismini verdiğimiz bir hareketi başlattık. www.0-18.org adresinden
izlemek ve katılmak mümkün. Siz, Çocuk Vakfı’nda yıllardan beri
toplumla içiçe birşeyler yapmanın çabası içerisindesiniz. Tabii
bütün bu konuşmalardan kötümser bir noktada olmadığımızı belirtmek
istiyorum. Sizden de iyimser birşeyler duymak istiyorum çünkü
“ne yapsam düzelmeyecek” duygusu yaratmamak gerekiyor.
Şirin : Asla
umutsuz olamayız. Çocuk Hakları Okulu’nu “umut var, ve hep
olacak” cümlesiyle açmıştık. Burada iki konuya daha değinmek
istiyorum. Çocuk Hakları Acil Eylem Plânı’nda Çocuk Hakları
Sözleşmesi’nin 40. maddesinde de temellendirilen çocuk adalet
sistemine de yer vermiştik. Çocuk adalet sistemi, risk altındaki
çocuklar için çok önemli ve son on yıl içerisinde sorunlar
neredeyse kördüğüm haline gelmiş durumda. Kanunla ihtilaf
halindeki çocukları ceza kontrol sisteminden kurtaracak çocuk
adalet sistemini kurmamız gerekir. İki yıl önce, Adalet
Bakanlığı’na verdiğimiz rapor çerçevesinde çalışmaları
sürdürüyoruz. Kuracağımız çocuk adalet sistemi çocuk hukuku
merkezli, çocuğa özgü adalet anlayışına dayalı, önleyici,
koruyucu, onarıcı işleve sahip olmalıdır. Çocuk dostu medya
düzenini de Çocuk Hakları Acil Eylem Plânı içine dahil etmeliyiz.
Gabriel Mistral’den sözetmeden çocuk haklarına yönelik bir
programı noktalamak haksızlık olur. Gabriel Mistral; “Çocuk
şimdidir, onu geleceğe erteleyemezsiniz” demişti. Biz bu gün hem
çocukla ilgili şimdiyi yani yaşadığımız çocuk gerçekliğini, hem de
en azından yakın geleceği konuştuk. Çocuk dostları, çocuk ödevine
yönelmiş olanlar, çocuk haklarını hayatının her anında
içselleştiren bizler, asla kötümser olamayız. Her an kendimizi
çocuğa daha yakın hisseden insanlar olarak çocuk dünyasında umutla
yolculuğumuzu sürdüreceğiz. Evet, umut var, ve hep olacak! Bu
yolculukta, herkese başarılar diliyorum. Yeni çocuk ödevlerinde
buluşmak üzere.
Polat : Ben
de “önce çocuk” deyip programı bitiriyorum. Teşekkür
ederim. |