|

|
AÇIK RADYO SOHBETLERİ
2004 |
|
Prof. Dr.
Oğuz POLAT |
Haftanın Konuğu :
Prof. Dr. Oğuz Polat
0-18.org Kurucu
Türkiye'de Çocuk Haklarının Genel
Durumu
Sunucu :
Bu
ilk programla, Açık Radyo’da ilk defa spesifik olarak “Çocuğun
Hakları Var” adı altında çocuk haklarıyla ilgili bir dizi program
yayınlanmaya başlamış oldu. Neden bu radyo programlarını yapmak
için yola çıkıldı? Amaç nedir?
Polat :
Çocuk benim için çok önemli bir kavram. Çeşitli boyutlarda önemli;
hem çalışma yaşamımda “çocuk ve şiddet” ile ilgili akademik
çalışmaların yoğunluğu hem de bunun toplumda yapılabilirliğini
sağlayabilmek adına yaklaşık onbir yıldan beri sürdürdüğümüz sivil
toplum çalışmaları boyutunda çalıştığım bir konu. Tabii bu
çalışmalar yapılırken en büyük sıkıntı; hep biz birşeyler
yapıyoruz, insanlarla birlikte birşeyler üretiliyor, ama sorunun
asıl sahibi olan toplum ve çocuklar pek haberdar değiller - neler
oluyor, neler yaşanıyor, problemler nedir? Çocuk hakları konusunun
muhakkak toplumda yaygınlaşması gerekiyor. Tabii bir konuyu hızlı
ve etkin şekilde yaygınlaştıracaksanız medyayı devreye sokmak
gerekiyor. Bütün iletişim boyutlarında tüm kanalları kullanmak
gerekiyor. İşte radyo programı da böyle bir toplumda bilinç
oluşturma aracı ve bence Açık Radyo’da çok doğru bir yerdeyiz. O
yüzden böyle bir programa başlayalım ve hem uzman görüşlerine yer
verelim, hem çocukların görüşlerine yer verelim, hem de bunları
biraz tartışalım diye böyle bir yola çıktık.
Sunucu
: “0-18 Vurursan Kırılır” sloganıyla başlatılan Çocuk
Hakları İçin Yurttaş Hareketi’nin başkanısınız ve Açık Radyo’da
yayınlanmaya başlayan bu program dizisiyle bu hareketin
duyurulması ve geniş katılıma ulaşılması için katkıda
bulunuyorsunuz. Tamamen özgür bir platformda Ocak 2003 de
başlatılan bu hareketin amacı; taraf devlet olarak imzaladığımız
Birleşmiş Milletlerin Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nin
ülkemizde uygulanmasını desteklemek ve takipçisi olmak. Kısaca
Çocuk Hakları İçin Yurttaş Hareketi’nin hedeflerinden
bahsedermisiniz.
Polat
: Çocuk Hakları İçin Yurttaş Hareketi bence çok önemli bir
adım. Neden önemli? Çünkü çocukla ilgili konularda problemlerini
çözmüş ülkelere baktığımızda, çözümün hep sivil toplumla
başladığını ve ancak onlar işin içine girdiği zaman adımların
atıldığını, sonuçlara ulaşıldığını görüyoruz. Demek ki yurttaş
hareketi dediğimiz şeye çok büyük bir gereksinme var. Bu, tüm
sosyal problemler için geçerli ama çocuk hakları için bence daha
da geçerli. Çocuk özellikle bizim toplumumuz açısından çok ilginç
bir kavram. Öyle ki çocuk, herkesin içselleştirdiği ve sahip
çıktığı bir konu, bir özne ama herkes hep “benim çocuğum” diye
başlıyor konuşmaya. Ancak; çocuğun bağımsız bireyliği sözkonusu. O
zaman bunu çocuğun hakları anlamında değerlendirip, öğrenip
birlikte kalıcı birşeyler yapabilmenin platformunu oluşturmak
gerekiyordu. Çocuk Hakları İçin Yurttaş Hareketi bunun ilk adımı.
Öncelikle web sitesi oluşturularak başlandı çalışmaya. Daha
sonraki aşamalarda diğer iletişim yöntemleri ve diğer kaynaklarla
beraber daha da yaygın bilgilendirme ve de katılımı hedefliyor.
Eğer çocuk hakları Türkiye’de belli bir yere gelecekse, bunun
mutlaka herkesin katılımıyla yapılması gerekiyor. Bence böyle bir
platforma çok büyük ihtiyaç vardı.
Sunucu
: Bu platformun oluşturulması için ne gibi gerekçeler var?
Biliyoruz ki ya da bilmiyoruz ki 1989 yılında dönemin
Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Birleşmiş Milletler’in imzaya açtığı
Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’ni imzaladı. Böylece Türkiye kendi
çocukları konusunda bir takım bağlayıcı yükümlülükler altına
girdi. Girdi ve ’89 dan bu yana neler oldu, neler olması
gerekirdi? Türkiye’de çocuğun durumu nedir?
Polat
: Öncelikle olumlulardan başlayalım. Sözleşmeyi imzalayan
ilk ülkelerden biriyiz. Bu iyi bir konum başlangıçta ama ikinci
aşaması çok uzun bir zaman. Sözleşme altı yıl bekledikten sonra
ancak meclis tarafından onaylanıyor. Üçüncü aşaması ise uyum
yasaları ve içselleştirme. İçselleştirme iki aşamalı; birincisi
hem ilgili kanun maddeleri değiştirilecek – yasalara Çocuk Hakları
Sözleşmesi’ne uygun bir şekil kazandırılacak ve çocuk haklarının
ülkede uygulanması sağlanacak, ikincisi toplum bunu öğrenecek,
içselleştirecek - günlük yaşamında da canlı kılacak.
Sunucu
: Çocuk hakları maalesef toplumumuzda pek bilinmiyor.
Oysaki Sözleşme’nin ve ilkelerinin yetişkinler kadar çocuklar
tarafından da bilinir olması Devlet’in yükümlülükleri arasında.
Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nin 42. maddesi sözleşmenin yaygın
olarak tanıtılmasını hükme bağlıyor. Madde de deniliyor ki
“Taraf Devletler – ki Türkiye taraf devlettir, Sözleşme ilke ve
hükümlerinin uygun ve etkili araçlarla yetişkinler kadar çocuklar
tarafından da yaygın biçimde öğrenilmesini sağlamayı taahhüt
ederler.” Sorumlunun Devlet olduğu anlaşıldı ama tabii ki
demokrasilerde olmazsa olmaz üç temel unsur var. Bunlardan birisi
devlet, birisi sivil toplum ve birincisi ise yurttaşlar.
Dolayısıyla Sözleşme’nin tanıtılması devletin sorumluluğu ama bu
görevi yerine getirirken demokrasiye aktif katılımda bulunma
becerisine sahip yurttaşların ve sivil toplumun desteği gerekiyor.
Şimdi Çocuk Hakları İçin Yurttaş Hareketi’nin başlatılma gerekçesi
çok daha açıklık kazandı ve röportajlara bakıldığında bunun haklı
bir gerekçe olduğuda meydanda. Açık Radyo’nun da uygun ve etkin
bir eğitim medyası olduğu aşikar.
Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin varlığından haberdar olduk.
Türkiye’de çocuğun durumunu iyileştirmek için atılmış olması
gereken temeli konuştuk ki bu gerekçeler nedeniyle Çocuk Hakları
İçin Yurttaş Hareketi’ni başlattığımızdan bahsettik. Genel olarak
Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin amacı ne, Sözleşme’nin kapsamı nedir,
çocuk haklarının insan haklarından farkı nedir?
Polat
: Çocuk Hakları Sözleşmesi; adı üzerinde, bir sözleşme ve
çocuğun haklarını içeriyor. 1948’de İnsan Hakları Sözleşmesiyle
başlayan haklar boyutu bir dönemden sonra artık belli gruplara
yoğunlaşmış, detaylandırılmış ve özelleştirilmiş, sözleşmeye
gereksinim duyulunca ortaya çıkan bir kavram. Kadınlar için CEDAW
sözleşmesi var, çocuklar için de Çocuk Hakları Sözleşmesi var. İlk
defa 1980’de Polonya’nın başlattığı bir çalışma. Polonya’nın bu
çalışması ’89 da BM’nin bir oturumunda kabul ediliyor. Çocuk
Hakları Sözleşmesi’nin en büyük özelliği dünyadaki en hızlı ve en
yaygın kabul gören sözleşme olması. Gerçekten şu anda dünyada ki
tüm ülkeler, bir tek Somali hariç –o da hükümeti bir türlü
olamadığı, muhatap bulunamadığı için imzalamamış, geri kalan tüm
ülkelerin imzaladığı bir sözleşme. Sözleşme toplam 54 maddedir ama
42 tane uygulama maddesi içeriyor. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin
temel ruhunda çocuğun bir birey olarak kabulü ve mümkün olabilecek
en iyi şekilde bir birey olarak yetişmesi için, erişkinlikte
yapması gereken şeyleri en iyi şekilde yapabilmesi için gereken
unsurları ve bunun için yapılması gerekenleri kapsıyor. Daha net
söyleyecek olursak çocuğun “korunması”, “yaşatılması”,
“geliştirilmesi” gibi kavramları içeriyor ve gözardı edilen, en az
gündeme gelen, halbuki Sözleşme’nin ortaya çıkış nedeni olan
“katılımı” da kapsıyor. Çocuk Hakları Sözleşmesi diyor ki;
çocuklar için en iyi şey yapılacak, çocukların yüksek yararı temel
prensip olacak ama bunu yaparken çocuğun görüşü de mutlaka
alınacak. Katılım özellikle bizde ve bizim gibi olan başka
ülkelerde çok gündeme gelmiyor ama Sözleşme’nin en önemli maddesi
çocuğun katılım hakkıdır.
Sunucu
: Bahsettiğiniz gibi Çocuk Hakları Sözleşmesi 45 madde ve 9
ek maddeden ibaret ve Türkiye 7. 27. ve 29. maddelere çekince
koymuş. Maddelere baktığımızda Sözleşme’nin uygulamaya yönelik
bazı maddeleri var. Bunlar 41. maddeden sonrakiler. Uygulamaya ait
maddelerin yanı sıra ilkelerle ilgili maddeler de var. Bunlarda
çocukların haklarını sıralıyor. Çocuklarımız haklarından
faydalanabiliyorlar mı?
Polat
: Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin Türkiye’de
uygulanabilirliğini tartışacak olursak: gerçekten bununla ilgili
olarak çocukla ilgili çalışan sivil toplum kuruluşları ile ’85 den
başlayarak ancak esas ’95 de kurduğumuz bir Çocuk Hakları
Koalisyonu platformu vardı. Bugün çok işlevsel olmasa bile o
zamanlar hiç olmazsa Sözleşme’nin Meclis’ten geçmesi için büyük
bir lobi çalışmasını gerçekleştirmiştik. Sözleşme Meclis’ten
sadece üç çekinceyle geçti. Şimdi artık önemli olan; sözleşme
yaygınlaşsın, kanunlar değişsin ama Türkiye çekincelerini
kaldırsın. Bu konu hiç gündeme gelmemekle birlikte bu büyük bir
sıkıntıdır, vurgulamakta fayda var. Çekincelere neden olan
maddelerin içeriği şu: deniliyor ki Türkiye’nin azınlıklar
anlamında kabul ettiği sadece dört tane azınlık grubu var. Bunlar
dışında bir başkasını Devlet politikası itibarıyla kabul etmiyor.
Halbuki Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde bu önemli değil, böyle
bir kavram yok. Çekince konulan maddelerde herkes kendi dilinde
eğitim görme, konuşma, okuma özgürlüğüne, radyo dinleme,
televizyon izleme özgürlüğüne sahiptir denilmektedir. Günümüz
koşullarında bunların bir daha tartışılıp çekincelerin
kaldırılması gerekiyor. Çok geç bile kalındı.
Türkiye’de çocuğun durumuna temel prensip olarak bahsettiğimiz,
çocuğun yaşatılması, geliştirilmesi, korunması ve katılımı olarak
baktığımız zaman; geliştirilmesi kapsamına eğitim girmektedir.
Eğitimde çok ilginç bir tablomuz var ve bu tablo ülkemizin hem
bugününü hem de geleceğini çizen bir tablo. İlkokula başlama oranı
hem kız hem de erkekelerde %85’lerde. Bu oran sekiz yıllık temel
öğretimin ardından kızlar için birden %45-50’lere düşüyor. Bu çok
büyük bir sıkıntı. Kız çocukların eğitim almaması, okutulmaması
kendi kazanımlarından mahrum bırakılmalarının yanı sıra yarınlarda
anne oldukları zaman çocuklarına herhangi birşey veremeyecekleri
anlamına da geliyor. Böylelikle kayıp bir kuşaktan bahsetmiş
oluyoruz. Demek ki ilk adım olarak kız çocukların eğitimini
sağlamak zorundayız. Bu gerçekten çok önemli bir adım.
Sunucu
: Çocuğun hakları var dedik ama kız çocukların eğitim
eksikliğinden bahsettik. Halbuki sözleşmenin 2. maddesi hiçbir
ayrım gözetilmeksizin her çocuk haklardan yararlanır diyor.
Örneğin özürlü çocuklarımız var, kimsesiz olan, şiddete maruz
kalan çocuklar var, çalışan çocuklarımız var, evsizler var ve suça
itilen çocuklarımız var. Bunlar çocuklara karşı ayrımcılığın
bazıları. Bu açıdan Türkiye’yi nasıl değerlendiririz.
Polat
: Çocuk konusuna genellikle sokaktaki insanın bakışı
“benim çocuğum ve diğerleri” şeklinde. Özellikle “diğerleri”
dendiği zaman sokaktaki çocuktan bahsediliyor, suça itilen
çocuktan bahsediliyor, diğer korunmaya muhtaç çocukların hepsinden
bahsediliyor. Bu gerçekten önemli bir problemimiz. Hepimizin
çocuğu var, kendi çocuğumuz var ama sokaktaki çocuklar ve diğer
çocuklar da hepimizin çocuğu. Bu yaklaşıma sahip olmak zorundayız.
Bu duyguyu hissetmek zorundayız. Halbuki bunu Devlet bile tam
olarak hissedemiyor. Bunun ötesinde bu tip konularda çalışırken
özellikle bir bilim adamı olarak benim bir sıkıntım var. Çocuk
konusunda çok fazla söz söyleyen hem bürokratlar hem de
politikacılar var ama sayısal veriler çok kısıtlı. Şu anda bile
Türkiye’de ‘korunmaya muhtaç çocuklar’ yada ‘özel korunma
tedbirlerine muhtaç çocuklar’ dediğimiz gruplar içerisinde en çok
bilineni sokak çocukları. Bu hem çok gözönünde oldukları için
herkesin öyle yada böyle fikir sahibi olduğu bir grup. Ama sokak
çocuklarının sayısı dediğiniz zaman böyle bir sayı yok. Devlet
öncelikli olarak ağırlığını sokak çocuklarına vermiş ve onlar için
birşeyler yapmaya çalışıyor. Politika üretiyor ama bir durum
saptaması halen yapmamış durumda. Kısıtlı ve fokal birkaç
üniversitenin yaptığı, bizim yaptığımız çalışmalar dışında
Türkiye’nin genel bir haritası yok. Bu her türlü çalışmanın
yapılmasında zemin eksikliğine neden olduğundan çok kötü.
İstismar ve şiddet Türkiye’de yine çok önemli bir sorun çünkü
dayak disiplin yöntemi olarak yüzyıllardır kabul görmüş bir olgu.
Okullarda, evlerde dayak halen üzerini aşamadığımız bir problem ve
bununla ilgili verilerimiz yok. Yani durum saptaması yapmadan
geleceğe yönelik planlama yapmak oldukça sıkıntılı. Strateji
yaratmada sıkıntı oluşturuyor. O yüzden öncelikle bunun aşılması
gerekiyor. Devlet politikasını belirlerken genellikle hep bugünü
kurtarmak üzerine yoğunlaşıyor. Gündem içerisinde “ben şunu
yaptım” demek üzere birkaç şey yapılıyor ama öncelikle durum
saptaması yapılması gerekli. Çok geç bile kalındı.
Korunmaya muhtaç çocuklar açısından yapılması gereken şey var;
birincisi bu durumda bulunan çocukların kurtarılması, ikincisi ise
bu çocukların sayısının artmasının önlenmesidir. Koruyucu/önleyici
çalışmalarla ilgili de hemen birşeyler yapmak gerekiyor.
Yapılmazsa sayı artıyor. Bu öyle bir durum ki siz var olan
korunmaya muhtaç çocuklar için birşeyler yaparken, eğer önleme
çalışması yapmazsanız, arkadan yağmur gibi diğerleri geliyor.
Artan nüfus, işsizlik, göç gibi global şeyleri aşmak mümkün değil.
Bunlar sağlam devlet politikası gerektiren, Devlet’in yapacağı
şeyler ama en azından kanunda bazı hususları değiştirmek
gerekiyor. Yani Türk Ceza Kanunu’na bakıyorsunuz ensest –zamanı
geldiğinde uzmanlarla daha derin tartışacağız– aileiçi istismar
Türkiye’nin en büyük sorunlarından bir tanesi. TCK yedinci defa
değişiyor, bugün hala yeni tasarı gündemde, tartışılıyor ve aslen
tasarıda ensest sadece ‘aileiçi fena muamele’ olarak geçiyor. Tüm
dünyada ensest tek başına bağımsız bir ceza maddesi olarak varken
bizde hala aileiçi fena muamele olarak geçiyor. Sulhi Dönmezer
hocamı buradan saygıyla anıyorum ama hala kendisiyle yıllarca
süren kavgamız devam ediyor. Halen kendisinin ‘aile bütünlüğünün
bozulmaması için bunun böyle kalması gerektiği’ şeklinde görüşleri
var. Bu görüşe katılmıyorum. Kurumlardan önce bireyleri
koruyacaksak ki doğrusu budur, o zaman öncelikle çocuğun böyle bir
sorunla karşı karşıya kaldığı zaman kanundaki korunma boyutunu
sağlamamız gerekiyor.
Sunucu
: Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin uygulamaya dair maddeleri
üzerinden geçiyoruz. Maddelerden bir tanesi de “çocuğa tanınan
hakların uygulanması için gereken her türlü tedbir alınır”
şeklinde. Acaba Türkiye’de Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne dair uyum
yasaları çıkarıldı mı? Mevcut durum nedir?
Polat
: Bunun cevabını verirken bardağın yarısı boş yarısı dolu
diye bakmak gerekiyor. Ben nasıl bakıyorum? Çocuklardan yana
baktığımızda yarısı boş gibi geliyor. Düne baktığımız zaman
günümüzde yarısı dolu gibi geliyor. Uyum yasalarının bazıları
çıkmaya başladı. Gerçekten Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne uygun
olarak bazı şeyler düzeltiliyor ama ‘çalışan çocuklar’ başta olmak
üzere birçok konuda halen hiçbir şey yapılmadığı da başka bir
boyut. Özellikle ‘katılım hakkı’ gözardı edilmiş vaziyette.
Dernekler yasası 18 yaşından sonra ancak üye olmaya izin veriyor.
Bununla ilgili düzeltilmiş bir şey yok. O yüzden yapılması
gerekenler ancak çok kısıtlı şekilde yapılıyor. Ancak bir başka
şey daha söylemeliyim: Çocuk Hakları Şözleşmesi’ndeki uyum
yasalarının çıkartılması Meclis’in görevi ama Devlet’i bunu
yapmaya yöneltecek ve onları bu konuda çalışmak için baskı
oluşturacak bir toplum boyutu yok. Toplumdan herhangi bir ses
çıkmıyor çocukla ilgili. Kimse çok fazla konuyu umursamıyor.
Son
belediye seçimlerinde şu dikkatimi çekti; dünyada belediyeler bu
tip konularda öncelikli olarak işin sahibi durumundalar. Tüm
korunmaya muhtaç çocuklarla ilgili açılacak yurtlar, kurumlar, o
çocuklarla ilgili yapılacak şeyler için hep birinci adres
belediyeler. Son belediye seçimlerimizde hiçbir partinin
programında çocukla ilgili tek bir satır yoktu. Hiçbir parti çocuk
haklarıyla ilgili, korunmaya muhtaç çocuklarla ilgili seçildiğimiz
zaman şunları yapacağız, şunları gerçekleştireceğiz diye bir
yaklaşım sergilemedi. Sanki başka sorunlar çok daha önemli, çocuğa
sıra gelmiyor havasındalar. Sanki demek yanlış çünkü karşılıklı
konuşmalarda bunu böyle ifade ediyorlar. Eğer bir öğretmeni
öldüren tinerci çocuklardan, suç çetelerinin artmasından, eğitimde
geldiğimiz olumsuz noktalardan bahsedilen günümüzde bu sorun böyle
algılanırsa, yarınlarda neler olması bekleneceğinden bahsetmeye
gerek yok. Durum ortada. Sorunun temelinde asıl bunlar var. Çocuk
konusuna öncelik verilmemekle -bunlar detay konudur, herşeyi
halledersek sonra sıra buna gelir yaklaşımı içinde olursak- bir
yere varamayız.
Bununla birlikte topluma büyük görev düşüyor. Toplumun Devlet’ten
talepte bulunması gerekiyor. Halbuki bantta dinledik Çocuk Hakları
Sözleşmesi bile daha çok az kişi tarafından biliniyor. Bunun
öğrenilmesi gerekiyor. Bir örnek vereyim: İsveç şu anda çocuk
hakları ve birçok diğer konuda çok üst düzeyde algılamanın ve
standardın varolduğu bir ülke. 1954’de yani 50 yıl kadar önceye
baktığınız zaman bu ülkede okullarda disiplin yöntemi olarak
kemer, palaska kullanılıyor. Çocuk okula geç kalırsa bir palaska,
arkadaşıyla konuşursa iki palaska, yaramazlık yaparsa üç
palaska... Bu yazılı bir yönetmelik olarak mevcutmuş -resmi kabul
edilen cezalandırma sistemi bu. Bir gün çok kötü dayak yiyen bir
çocuğun annesinin başlattığı bir hareketle; üç haftasonu üstüste
meydanlarda çok büyük gösteriler yapılıyor, toplumun baskısı
üzerine İsveç’te yönetmelikler değişiyor. Bu gün gelinen nokta şu:
İsveç’te sokakta yürürken yanınızda bir annenin çocuğunu dövdüğünü
görüp, eğer bunu en yakın karakola bildirmezseniz onbeş gün cezası
var. Olayı bildirmemenin bile cezası var. Sonuçta yasaların
geldiği nokta toplumun Devlet’i zorlayıp getirdiği nokta. Demek ki
bizde bugüne kadar gözardı edilen ama muhakkak üzerinde
çalışılması gereken boyut, çocuk hakları konusunun toplum
tarafından öğrenilmesi ve duyarlılık geliştirilmesi, öğrenildikten
sonra toplumun bu konuda hareketini gerçekleştirmesi.
Sunucu
: Burada işin sivil toplum kuruluşu boyutuna geldik. Sivil
toplum kuruluşlarının faaliyetleri yeterli mi, etkin mi?
Polat
: Çocukla ilgili çalışan sivil toplum kuruluşlarının çok
daha iyi organize olmaları, çok daha aktif çalışmaları bekliyor.
Bugün çevre konusunda olsun, kadın konusunda olsun sivil
toplumkuruluşlarının çok iyi organize olmuş çalışmaları var ama
çocuk konusunda çalışan sivil toplum kuruluşlarının pek etkin
olduğunu söyleyemiyoruz. Birkaç tane arkasını belli güce dayamış
kuruluşlar dışında çok fazla organize değiller, bir görünüp bir
kayboluyorlar. Sivil toplumculuğun okul aile birliğinden farklı
birşey olduğunun algılanması gerekiyor. Sivil toplumculuk amatör
ruhla profesyonel gibi çalışmayı gerektiriyor. Bu noktaya
gelinemezse hizmet üretmek bir yana hizmet üretmekten daha önemli
olan o hizmetin yolunu açan ‘advocacy’ denilen ‘destek oluşturma’
çalışmalarını bile yapamaz duruma geliyoruz. O yüzden öncelikle
bunların aşılması gerekiyor.
Çocuğun durumu ışığında baktığımız zaman çocuğun sağlığı boyutu
gibi Devlet’in çok müdahil olarak yapması gereken şeyler var;
aşılamalar, temiz su, sanitasyon gibi. Onlara hiç girmiyorum ama
çocuğun bir birey olarak algılanması bazında, kurumlar anlamında
yani okullar anlamında çok farklı uygulamalara ihtiyaç olduğunu
vurguluyorum.
Sunucu
: Yurttaşların bilinçsiz yada duyarsız olduğundan
bahsettik. Çocuklarla ilgili konularda sivil toplumun yetersiz
olduğuna değindik. Sözleşme’nin maddelerinden biri yine aile
ortamından yoksun bırakılmış çocukların Devlet’ten özel koruma ve
yardım görme hakkı. Yurttaşlar bilinçsiz, sivil toplum yetersizken
acaba Devlet bu edimini yerine getiriyor mu? Devlet bu konuda
yeterli mi?
Polat
: Bu bir bütün. Yetersizliklerden bahsettik, çocuk
haklarının var olduğunun bile bilinmediğinin getirdiği sıkıntıdan
bahsettik ve Devlet’in de işleri tam ve net olarak yaptığını
söylemek mümkün değil. Devlet’in olanakları da yetmiyor, insan
kaynakları da kısıtlı. Dönem dönem gelen partizan atamalar işin
başka bir boyutu. Fakat Devlet inat ediyor, diyor ki “Ben
yapacağım herşeyi, benden başka kimse hiçbir şey yapmasın”. Böyle
bir sıkıntımız var. Tüm dünyada uzman kuruluşlar çalıştıkları
konularda kurum bakımını Devlet’in denetlemesi altında yaparlar ve
onların yaptıkları çalışmalardır model oluşturan. Türkiye’ye
geldiğimiz zaman Devlet buna izin vermiyor. Tutum şu; kurumları
sadece Devlet açar, sivil toplum kuruluşları onları destekler.
Destek olarak da sadece Devlet Kurumlarına yapılacak ayni yardım
denilen kıyafet temin etme gibi yardımlar ile maddi yardımlardan
bahsediliyor. Halbuki bahsettiğim çok daha farklı bir boyut.
Uzmanlaşmış dernekler bu konuda kendi hizmetlerini, hizmet
yapılarını üretebilmeliler. Bu aşılamadığı takdirde bakım
kalıtesinde büyük sıkıntı yaşanacak.
Hemen şunuda belirteyim, biraz önce sizi dinlerken çok karamsar
bir tablo duygusu uyandı. Ben varolması gerekene göre kötü bir
tablo içerisinde olduğumuzu söyleyeyim ama düne baktığımız zaman
uzun ince bir yolun oldukça hızlı alındığını da belirtmek
durumundayım. Dün hiç bilinmeyen, gündeme gelmeyen konularken
bugün en azından tartışma ortamının başlamış olduğunu görmek bile
sevindirici. Yapılan çok güzel şeyler var, eğer bunları yok
sayarsak da hem çok pesimist hem de çok kötü bir tablo çiziyoruz.
Halbuki durum o kadar bozuk değil. İyiye giden şeyler var ama
olması gereken duruma varmak için daha oldukça fazla yapılması
gereken şeyler de var.
Sunucu
: Gerçi pesimist olmayalım dediniz ama Devlet’in böyle bir
sorumluluğu var; korunmaya muhtaç çocuklara hizmet verecek ve
onları uygun yaşam standartlarına sahip olma hakkından
yararlandıracak. Verilen hizmetin standartlarından biraz
bahsedebiliriz ama en önemlisi biraz evvel verilerin azlığından da
bahsettik gerçi ama korunmaya muhtaç çocukların adet olarak ne
kadar olduğunu tahmin ediyoruz ve hizmet vermesi gereken kurumlar
bu kapasiteye sahip mi?
Polat
: Korunmaya muhtaç çocuklar gibi hem özürlü
çocukları, sokakta çalışan çocukları, sokakta yaşayan çocukları,
suça itilen çocukları hem de istismara uğrayan çocukları ele
aldığınız zaman sayısal veriyi söyleyemezsiniz. Veri yok. Bu
gruplardan bir tek çalışan çocuklar; onlarda sigortalı olmak
zorunluluğundan dolayı kayıtları vardır ama kaçak
çalıştırılanların kaydı yok. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme
Kurumu kayıtları çok güvenli değil. Buradan gelen kayıtlara
baktığınız zaman geçen yıl için sadece üç tane; en uçlar akılda
kaldığı için ensesti örnek veriyorum, ensest vakası olduğu
söyleniyor Türkiye genelinde. Bunlar çok inandırıcı rakkamlar
değil yani biz sadece yaşadıklarımızla biliyoruz ki çok daha
fazlası var Türkiye’de. O yüzden sayısal verilerde sıkıntımız var
ama bence asıl sıkıntı şuradan kaynaklanıyor; hizmet üretmek,
beraber çalışmak kavramına ulaşmak gerekiyor. Devlet’in hem sivil
toplum örgütleriyle hem üniversiteyle iç içe beraber çalışmayı
öğrenmesi gerekiyor. Tabii bunu yaparkende bu konunun uzmanı olan
kişilerin belli bir düzeyde olmasını sağlaması gerekiyor. Fakat
biz de bir tek Hacettepe’nin Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu’nun
dışında ikinci bir okul yok. Türkiye’de sosyal hizmet uzmanı
yetiştiren ikinci bir okul yok. Çocuk istismarı gibi Türkiye’nin
en büyük sıkıntılarından birinin okulsuzluğu sözkonusu. Tıp
fakülteleri dışında başka fakülte yok. Halbuki baktığımızda bu
konu psikoloji öğrencisini çok ilgilendiriyor, sosyoloji
öğrencisini çok ilgilendiriyor. Konunun tıp fakültesi derslerine
girmesi ancak son beş yıldadır. Pediyatri ve adli tıp dersleri ile
başlamıştır. O da sadece öğretim üyelerinin kişisel yaklaşımları
ve yapılan birkaç toplantı sonrasında gündeme gelmiştir. Yoksa
YÖK’ün bir kararı olarak oturmamıştır ancak şu anda pratikte
uygulanmaktadır. Eğitimini oluşturamadığınız bir şeyin de sonuçta
uzmanını yetiştiremiyorsunuz. Yetişmiş olan uzmanları da şimdi
olduğu gibi; şu an furya, sosyal hizmetlerde sürekli herkesin yeri
değişiyor, bu şekilde başka yerlerden başka yerlere gönderirseniz
ve onlardan alacağınız hizmetin kalitesinide çok aşağılara
düşürürseniz o zaman hiçbir şey yapamaz duruma düşüyorsunuz.
Hiç
özürlüler konusuna girmiyorum. Özürlüler Türkiye’de henüz doğru
dürüst tanımlanmamış bir kavram ve özürlü çocukların durumu,
onlarla ilgili yapılması gerekli şeylerle ilgili çok kısıtlı
çalışmalar var. Onlara girmiyorum. Türkiye sadece bunun bir
ayıbını yaşıyor onu söyleyeyim. Herhalde başka hiçbir ülkede
olmadığı kadar özürlü insanımız evinde saklanıyor. Halbuki özürlü
insan bu toplumda yaşamaya hakkı olan herkes gibi; çocuk dahil
olmak üzere, bir birey ama biz onları hiç görmüyoruz, yaşamı onlar
için hiç kolaylaştırmayan ve onları hiç düşünmeden yaşayan bir
toplumuz. Çok basit önlemlerle bu sağlanabilir birşey ama biz daha
bu konuda kafa yormaya başlamadık. Bu başka bir sıkıntı. Bir
programımızda uzun uzun konuşacağız. Pesimist tablo buradan
çıkıyor. Hakikaten daha yapılması gereken o kadar çok şey var...
Sunucu
: Biraz da çocuğun eğitim görme hakkından bahsedelim. Kız
çocukların eğitimden yararlanamadıklarından bahsetmiştik.
Eğitimsiz kaldıklarından bahsetmiştik. Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne
göre çocuğun kız erkek ayrımı yapmadan eğitim görme hakkı var.
Bunun yanısıra eğitimin kaliteli ve kapsamlı olmasıda gerekiyor.
Eğitim açısından Türkiye acaba nerede?
Polat
: Eğitim açısından nerede olduğumuz konusunda tartışmaya
girmeden önce eğitimin yaygınlaştırılmasını sağlamak gerekiyor.
Çünkü eğitimin gerçekten kız çocuklar için yok varsayıldığı bir
ortam var günümüzde. Zorunlu ilköğretimin sekiz yıla çıkması çok
büyük bir avantaj, aşama oldu ama sonrasında görüyoruz ki kız
çocukların eğitimlerine devam etmemesi çok büyük bir sıkıntı.
Muhakkak aşılması gerekli bir sıkıntı. Eğitimin kalitesi ikinci
aşama. Eğitimin kalitesi üzerine konunun uzmanlarının yapacağı çok
şey var. Eğitimin ezberci bir sistemden, düşünmeye yönelik bir
sisteme geçmesi lazım. Bu da zaman içinde aşılacaktır. Eğitimi
çözersek bir çok konuyu zaten çözeceğiz buna ben çok inanıyorum.
Bugün yaşadığımız bir çok sorunun eğitim sayesinde bir daha
yaşanmayacağını söyleyebiliriz.
Sunucu
: Çizdiğimiz tablo için her ne kadar pesimist olmaya gerek
yok dediysek de, yeni yeni bu konuların konuşulmaya
başlandığından, artı bir puan olarak bahsetsek de oldukça pesimist
bir tabloyla da karşı karşıyayız açıkçası. Biraz da çok kısa
olarak çocuğun madde kullanımından bahsedelim. Türkiye’de çocuklar
arasında uyuşturucu kullanımı, alkol kullanımı ve bağımlılığı
yaygın mı ve bu konuyla ilgili gerek sivil toplum kuruluşları
gerekse Devlet ne gibi çalışmalar içerisinde?
Polat
: Madde bağımlılığı, uyuşturucu Türkiye’nin her geçen gün
artan bir sorunu. Kartopu gibi büyüyor. Bu var olan tüm sorunların
ötesinde Türkiye’nin uyuşturucu trafiğinde kavşak noktası olmasıda
büyük bir problem. Artık ilkokul çağına kadar inmiş bağımlılık
olgularını gördüğümüz ve onlarla karşı karşıya olduğumuz bir
durumdayız ve biran önce bununla ilgili birşeyler yapmamız
gerekiyor. Her geçen gün gencecik çocuklarımızı kaybediyoruz. Daha
da dramatik ve kötü bir tablo geliyor. Bunu hemen belirteyim.
İleriki programlarda bu konuyu derinlemesine konuşacağız.
Sunucu
: Bundan sonraki programlarda nasıl bir format
izleyeceksiniz ve konuklarınız kimler olacak?
Polat
: Amaç bu programda çocuk haklarının bütün boyutlarıyla
tartışılması ve çocukla ilgili konuların gündeme gelmesi olduğu
için şöyle bir yol izlemeyi düşünüyoruz: konunun uzmanlarıyla,
sivil toplum çalışanlarıyla beraber olacağız ve onlarla bu konuda
söyleşeceğiz. Çocukla ilgili spesifik konu neden problem,
Türkiye’de durum nasıl, dünyada durum ne, sorunu aşmak için neler
yapmalıyız gibi soruların cevaplarını içeren bir gündemimiz
olacak. Önemli olan insanların çocuk haklarını duymaları. Duyunca
merak etmeliler ve öğrenmek istemeliler. Öğrendikten sonrada bu
konunun önemini kendileri içselleştirerek, kabullenerek “ben de bu
konuda birşeyler yapmalıyım” noktasına gelmeliler. İşte bu noktaya
geldikten itibaren kişiler kendileri gibi düşünen diğerleriyle
biraraya gelmeliler ve bunların aynı çatı altında buluşarak
üretecekleri muhakkak artı değerler olacaktır. Bu artı değerlerdir
ki Türkiye’de çocuk haklarını olması gereken noktaya getirecek
olan.
Belki denizde bir damla boyutunda da olsa yararı olursa bu program
amacına ulaşacaktır. Her sorunun halli için önce konuyu tartışmak
gerekiyor. Ne zaman tartışmaya başlarsanız o konuda yol almaya
başlamışsınız demektir. Artılarıyla eksileriyle konunun her
boyutunun bilinmesi gerekiyor. Yine ensestten örnek verelim. Ben
hukuk fakültesinde derse girerken hep onu söylerdim. “Çocuklar
Türkiye’de ensest var mı?” derdim. Cevap “Hayır, bizde olmaz. Örf
ve geleneklerimize aykırıdır.” olarak gelirdi. Dünyada ne kadar
varsa Türkiye’de de o kadar vardır. Hatta kapalı bir toplum
olduğumuz için bazı bölgelerde daha fazla var. Bunu tartışmaya
başlardık. Dersin sonunda “hayır” diye başlayan arkadaşlar da
gerçekten böyle bir sorunla karşı karşıya olduklarını kabul eder
ve inanırlardı. İşte sorunun olduğuna inandıktan sonra birşeyler
yapılması gerekliliği boyutuna ulaşıyorsunuz. Sonuçta Açık
Radyo’daki bu program dizimizle umarım çocuk yararına toplumda
bilinç oluşturma adına iyi bir noktaya geliriz. |